‘Cemaatleşme’ler fıtrîdir ama kontrolünü kim ve nasıl yapmalı?

‘Cemaatleşme’ler fıtrîdir ama kontrolünü kim ve nasıl yapmalı?


‘Cemaatleşme’ler fıtrîdir ama kontrolünü kim ve nasıl yapmalı?

 

 

Bir önceki yazıda, ’Cemaat Tartışmaları’na değinmiştim, devam edelim. 

Ama belirtelim ki, o yazıda, tarikat veya cemaat hareketi olarak nitelenen gruplardan, İslam inancıyla asla bağdaşmadığına inandığım bazı tabloları aktardıktan sonra.. Türkiye’de son 100 yıla yakın zamandır, en etkili, yaygın ve de dayatmacı ‘cemaat’in, ‘kemalist -laik cemaat’ olduğunu hatırlatışım ve birilerini rahatsız etmiş.. Nitekim, ‘ikon’laştırdıkları ‘resmî dokunulamazlar’ına sataşma olduğu feryadı yükseldi, medya yoluyla.. 

Bu vesileyle belirtmeliyim: Tartışılması hür olmayan bir konu üzerinde konuşmakmânâsızdır. Çünkü en küçük bir eleştiri bile, mayın tarlasına çekilebilir. Sırtlarını bir takım ‘dokunulamaz’lara dayayanların kendilerini o sığınmalarla korumaya çalışmalarındaki sığlık, yeteri kadar öğreticidir. 

Ayrıca bunu fırsat bilerek, ‘fakir’i hemen, yalan-yanlış iddialarla karalamaya çalışmaları, geçmişte medyada yer almış ve artık iyice bayatlamış olan Uğur Mumcu vs. isimlerin katlinde dahlinin olduğuna dair iddiaları da tekrar sitelerine taşıyanlar biraz dürüst olsalardı, üç yıl önce bugünlerde Star’da yazmaya başlarken, o iddialara karşı yazdığım makaleyi de aktarırlardı.. Ama onu yapamazlardı. Çünkü hedefleri gerçeğin anlaşılması değil, zihinleri bulandırmaktır.  

*** 

Gelelim, yine cemaat ve tarikat adı altında ve genelde İslam’a ve Müslümanlara atfedilen sosyolojik cereyanlar üzerine sohbete.. 

Önce şunu belirtelim. Her fikir, ideoloji veya inanç sisteminin bağlıları arasında farklı anlayışlar sebebiyle gruplaşma, cemaatleşme ve tarikatlaşma bütün dünyada vardır. 

İkinci husus: Psikoloji açısından insanlar aynı inanca bağlı olsalar bile farklı tiplerdedir. Kimisi içine kapanık ve hissîdir, kimisi piknik, kimisi reaksiyoner/tepkici, kimisi teşhirci /kendisini göstermeci, vs.. 

Bir inanç sisteminin farklı yorumları olabilir. Bir sûfî meşrepli kişi ile, bir faqih’in veya ferdî ibadetleri dışında diğer konularla ilgilenmeyen sıradan insanların aynı konuyu aynı şekilde anlaması, hissetmesi mümkün değildir. Bu durumda, yöntem, farklı konumda olanları hemen ‘tekfir’ etmek midir; yoksa, inanç dairesi dışına çıkılmamışsa, tarafların birbiriyle uğraşmamasını temin etmek mi? Kimse, bir inancın kendisinin anladığı gibi anlaşılması gerektiğini dayatamaz.  

*** 

Eğer, bir dinin, bir inancın kesin doğruluğuna inananlar bir toplumda ekseriyeti teşkil ediyorlarsa; azlıkta kalanlara herhangi bir dayatma olmaksızın ve genel sosyal düzenlemenin o ekseriyetin görüşüne göre yapılması mânâsında, ‘din devleti’ne de karşı olunamamalıdır. Ama insanlara bir inancın, bir ideoloji ve dünya görüşünün zorla dayatıldığı ‘devlet dini’ anlayışına kesinlikle karşı çıkılmalıdır. TDK lügatında, ‘Kemalizm türkün dinidir..’ diyenler bu sözden de alınabilirler. 

*** 

Rejimlerin, her sosyal alan gibi tarikat veya cemaatleri de, gizli-açık kontrol etmek istemesi normaldir; ama, kontrolün ötesinde, bu gibi cereyanları şekillendirmeye çalışmaları, manipüle etmeleri, ortaya diktatörlük uygulamaları çıkarır; hiçbir rejime bırakılmamalıdır. 

Bu durumda, dünya Müslümanları arasında boy salan bir takım tarikat ve cemaat hareketlerinin İslam inancının genel dairesinden sapıp sapmadıklarını, Müslümanlar adına kontrol edecek, rejimlerden bağımsız bir ‘Cihanşumûl Ulemâ Şûrâsı’nın olması gerekmez mi? Asıl bu çözüm üzerinde düşünülmelidir. Aksi halde, herkesin tek tip ‘kurşun asker’gibi olmasını istemek, ancak jakoben/ tepeden inmecilerin işidir ve o yolun çıkmaz ve insan fıtratına aykırı olduğunu bütün dünyada nice ibretli örnekleriyle görmekteyiz. 

 

star

Google+ WhatsApp