Çarkıfelek

Çarkıfelek


Çarkıfelek

 

 

Hiç kimsenin beklemediği bir anda durdu ve “Siz her şeyi biliyorsunuz!” diye bağırdı caddedeki kalabalığa. İrkildi oradaki herkes. Hiç bilmedikleri bir şeydi bu!

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Issızlık sadece hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde olur sanıyoruz. Kimileri için boğucu bir kalabalığın içinden daha iyi bir yer bulunamaz oysa, ıssızlığı iliklerine kadar yaşamak için.

Sadece bilmediği yerlerde dolaşırken kaybolduğunu düşünürüz çoğumuz insanların. Bütün ömrünü geçirdiği yerlerde kaybolup gitmiştir oysa niceleri.

En çok, konuşacak hiç kimsesi olmayan insanların yalnızlık yaşadığına inanırız. Oysa, etrafında ona kulak verecek bir çok kişi olduğu halde, kendini söyleyecek hiçbir şeyi kalmamış gibi hissedenlerdir asıl yalnız olanlar.

“...şehir dışındaki eve varıp trafik gürültüsünü arkamızda bırakınca veya ormanda oturup insanın bitimsiz başarısının tüm sesleri silinince burası ne kadar sessiz ve huzurlu, deriz. Rüzgârda kımıldanan ağaçlar ile kuş şakımaları dışında bir şey işitmeyiz ve buna ormanın sessizliği deriz. Şayet bu, kış ortasında durgun bir günse bu kadarı bile duyulmaz. Başka bir deyişle sessizlik ortama bir şey yapar ve ortam aracılığıyla bizi de etkiler. Tüm sesler anla bağlantı halindedir, şimdiyle ilişkilidir ki şimdi, değişmektedir, oysa sessizlik değişmezlikle bağlantılıdır ve sessizlikte zaman yoktur. O hem sonsuzluk hem de hiçliktir ki bunlar bir madalyonun iki yüzüdür” diye yazmış Karl Ove Knausgaard, ‘Sonbahar’da.

Düşünün; bütün gücünüzle hayatın dev çarkıfeleğini çevirdiniz ve o bir daha hiç durmadı!

“Ben bildiklerimi bir söylersem neler olur biliyor musunuz?” diye bağırdı sonra caddedeki deli. Merak kesildi kalabalık. “Hiç!” dedi sadece.

Mezuraların, cetvellerin, başka ölçüm cihazlarının boyunu ölçemeyeceği büyüklükte duyguları olabilir insanın. Kendini bütün gövdesiyle bir türlü içine sığdıramadığı denizleri olabilir. Evet, evinin nerede olduğunu unuttuğu zamanları olabilir bir insanın. Batan günle doğup, doğan günle battığı acayip zamanları... Dünya her zamanki gibi dönüp durduğu halde, insanlar da onunla birlikte dönüp durduğu yerde, biri, birimiz, bir günün önemsiz bir kıvrım yerinde, herkesin uzağında bir köşede surat asıp dünyayla birlikte dönmeyebilir. Böyledir insan değil mi, şaşırtıcıdır, tuhaftır, güneşli havada aniden bastıran bir sağanak gibidir bazı halleri, sonuna bir türlü gelemediğimiz bir roman gibi... Hangimiz, bütün ömrümüzü geçirebiliriz sözlükteki eni boyu belli bir tarifin içinde, hiç dışına çıkmadan, tek bir gün bile? Kendimize bile hiç benzeyemediğimiz ve buna kendimizin bile çok şaşırdığımız günlerimiz, anlarımız yok mu hepimizin? Parlayan bir yıldız, sönen bir yıldız, kayan bir yıldız gibi... Daima sonsuz kalan bir gökyüzünde...

“uzattım ellerimi/ çok uzaklara gitmiş/ yıldızları düşürmüş gelirken/ yıldızsız kalınca gece/ uyunur/ tavanı yok siyah gök/ sırtüstü yere yattım/ tavansız göğe düşüyorum” diyor merhum Asaf Halet Çelebi, o çok kendine özgü şiirlerinden birinde.

“Bilen bilmeyene anlatsın” diye gayet işe yarar bir formülü vardı eskiden insanlığın. O formül şimdilerde pek işe yaramıyor. Çünkü bu zamanda olay bildiğini zannedenlerle bilmediğini kabul etmeyenler arasında geçiyor.

Yok zihninde soracak doğru dürüst tek bir soru bile, söyle ne yapacaksın cebinde biriken bunca soru işareti ile?

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp