“Can buğdayı”

“Can buğdayı”


“Can buğdayı”

 

 

Oruç tutmak kendini daha sıkı tutmaktır” dedi beyaz saçlı adam, “akıntıya kapılıp gitmesin diye...”

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Zaman ellerimizden kayıp gidiyor, Ramazan-ı Şerîf’in üçte birini geride bıraktık bile. Geri kalanı da uçup gitmeden, buraya kadarının bir muhasebesini yapmak gerek. Ne oldu? Bir şey oldu mu? Hayatımızın gidişatında bir duraksama, rutinimizi kıran bir farklılık, bir harikuladelik yaşandı mı? Niyet edip ilk oruç gününe adımımızı attığımız andan şu aldığımız son nefese kadar geçen zamanda hayra yorulacak bir kazanç birikti mi kulluk kesemizde? Her günü bir öncekinden fazla kılacak bir gönül kârımız var mı? Canımıza can, hayatımıza hayat katıldı mı? Karanlık köşelerimizin hiç değilse biri, birkaçı aydınlandı mı az çok? Yakamızı bir parça olsun kurtarabildik mi körlemesine peşine takılıp gittiklerimizden? Önümüzü görecek kadar olsun bir görüş mesafesi kazanabildik mi? İnsanlığımızdaki azalma, kalplerimizdeki soğukluk, duygularımızdaki kireçlenme, düşüncelerimizdeki uyuşma, hayatlarımızdaki çözülme bir parça da olsa giderildi mi? Zaman değil, en bereketli zaman ellerimizden kayıp giden. Geriye hiç değilse ufak tefek bir şeyler kalıyor mu?

“Ramazan hidayete ermek için, şu kırk yıllık dinimizi yeniden duymak için, duyumsamak ve dinin çekirdeğindeki deruni tecrübeye uyanmak için ortamıza doğuyor. O incecik hilal bir neşterdir. Nefse çizikler açar, kötü kanı ve müzmin iltihabı günlerce akıtır. Oradan doğan boşluğa dolunay aydınlığı konacaktır” diyor ve Ramazan’ı “Ey iman edenler, iman ediniz” buyruğuna dönmek için “mükemmel bir mevsim” olarak niteliyor Ahmet Murat, incecik bir lisanla kaleme aldığı derinlikli kitabı ‘Kuşlarla Sohbetin Şartları’nda.

Bir de şunu düşünün; elini hiç kimsenin tutmadığı bir oruç ne hisseder?

“Oruç anası keremlerde bulundu, çocuklarına geldi, kavuştu. Çocuğum! Fırsatı kaçırma, oruç ananı sıkı tut, bırakma! Oruç anasının güzel yüzünü seyret! Onun lütuf sütünü em! Onun yurdunu yurt edin! Orucun kapısında otur! Rıza çölüne bak, Allah’ın ilkbaharını seyret! Oruç nergisleri ile dolu olan can cennetini müşahede et! Ey gonca! Sen çok güçsüzsün. Gelişmemişsin. İpte oynayan bahar cambazı gibi sıçra, oruç çemberinden geç! Ey gül! Kanlara batmışsın, hâl böyle iken, neden gönlün hoş, neden gülüp duruyorsun? Yoksa Halil’in İshak’ı mısın ki, oruç hançerinden hoşlanıyorsun? Neden ekmeğe aşıksın? Bahar mevsiminde gençleşen dünyayı seyret! Oruç harmanından can buğdayı al!” buyuruyor Hazreti Mevlânâ, Divan-ı Kebîr’inde.

Yol almıyorsan, neden yürüyorsun? Alışverişten kâr etmiyorsan, bu pazara niye çıkıyorsun? Dilinin damağının kuruluğunu gidermiyorsa, bu suyu neden içiyorsun? Kir elbisende değilse, neden onu yıkayıp duruyorsun? Madem ki bu kadar seyreldin, neden birikmiyorsun? Neden ekmeğini tuza değil, toza toprağa banıyorsun? Neden aslı olmadığını bildiğin halde her mavala inanıyorsun? Neden ısınmak için yaktığın ateşte her daim yanıyorsun? Neden kimseye yar olmayan dünya sana olacak sanıyorsun?

Ümidini, dağ gibi biriken günahlarından daha büyük tutan insanlar da var.

“Ellerini kapatma, gökyüzüne doğru açık tut” dedi meczup, “rahmet yağıyor, görmüyor musun?”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp