Burnumuzun ucu

Burnumuzun ucu


Burnumuzun ucu

 

 

Bazen elimden ne gelir diye soruyorum kendime” diye mırıldandı gözlüklü adam. “Hangi konuda?” diye sordu merakla yanındaki. “Mesele o ya!” dedi gözlüklü adam, “Mesele o ya!”

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Sabahlara kadar tartışabiliriz bir şeyleri, sinirlenebiliriz birbirimize, her türlü insanî sınırı aşıp ağza alınmayacak şeyler söylemeye kadar vardırabiliriz bu söz itiş kakışlarını... Peki, ne olur? Hiç! Hiçbir şey olmaz. Söz hiçbir yere varmaz, varamaz. Çünkü aslında konu ne, mesele neydi, hiçbirimiz bilmiyoruz. Bir konu var mı, o bile belli değil. Birkaç kelimeyle başlıyor her şey... Hemen o birkaç kelimeyle vuruşmak üzere başka birkaç kelime çıkarılıyor meydana. Sonrası, uzadıkça uzayan, harareti gittikçe artan ve dakikalar geçtikçe hepimizi içine çekerek öğüten ve girdaplaşan bir laf dalaşı... Birbirimizi anlamadığımızdan dem vuruyor bu durumdan rahatsızlık duyan herkes... Biz birbirimize bir şey söylüyor muyuz ki birbirimizi anlayabilelim! Bizim birbirimize söyleyecek bir şeyimiz var mı ki söyleyelim! Bir ilk hareketin ardından silsile halinde birbirini döndüren ve nihayet hiçbir şey üretmeyen şu gürültülü lafazanlık makinesini çalıştıran dişliler gibiyiz. Sözler mekanik bir mecburiyetin neticesi gibi çıkıyor ağzımızdan gıcırdayarak. Makineler bir şey üretir, biz gürültülü bir boşluk üretiyoruz sadece birbirimize sürtünerek.

“Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız./ Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları/ Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları/ Konuşurlar/ İsterler/ Susarlar/ Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi/ Ev meslek iş para geçim diyerek/ Düşünün şimdi bir de/ Şehirlerde kasaba ve köylerde/ Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu” diyor meşhur şiirinde en zarif Cahit ağabeyimiz.

İnsanı geri almak mümkün mü hâlâ? Çekip çıkarmak içine düştüğü karanlık kuyulardan. Kırmak mümkün mü sımsıkı tutsak kılındığı bukağılardan, zincirlerden? Kaybolup gittiği meşgalelerden, eğlencelerden, oyalanmalardan? Bütünlemek mümkün mü, mümkün mü bir araya getirmek yeniden yitip giden bütün parçalarını? Tamam etmek mümkün mü bunca eksildikten, bunca eskidikten sonra? İnsanı geri almak mümkün mü, körlemesine bunca ileri gidişten sonra? Geri vermek mümkün mü insana, aramayı çoktan unuttuğu şeyleri? Hatırlamak mümkün mü hâlâ; hayatın geçiştirilen, harcanan, tüketilen değil, yaşanan ve yaşandıkça anlamına erişilen ve anlamına erişildikçe hakikatine kapı açılabilen bir şey olduğunu?

Madem ki burnunun ucunu görememekle bir sorunun yok, duvara toslayınca ağlamayacaksın, hayat böyle!

“İnsanoğlu başka dünyalar, başka uygarlıklar bulmak için yola düşmüştü ama, karanlık geçitlerde gizli bölmelerden oluşan kendi öz labirentini tanımamış, kendi mühürlediği kapıların ardında neler yattığını bulup çıkaramamıştı” diyor ‘Solaris’te Stanislaw Lem.

Bir de şunu düşünün; kendi kilidinin içinde kilitlenip kalmış bir anahtar ne hisseder?

Çok uzun zamandır anlamlarının semtine uğramayan nice meşgul kelimeler de var.

“Tenis oynar gibi konuşuyor sanki insanlar” dedi beyaz saçlı adam, “her söz karşılanması gereken bir servis sanki!”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp