Bugünkü Türkiye’de “kadın” gerçeği

Bugünkü Türkiye’de “kadın” gerçeği


Bugünkü Türkiye’de “kadın” gerçeği

 

 

Bazılarına göre kadın, “dekolte”si ölçüsünde “cesur”, modaya uyumu ölçüsünde “güzel”, erkeklerle yarıştığı ölçüde “modern”, kariyeri ölçüsünde “başarılı”dır…

Kriterler Batı’dan alınmıştır ve tümü maddidir: “Kadın-erkek rekabeti”ne yol açar! Rekabet tartışmaya, tartışma çatışmaya, çatışma ise kadın mağduriyetine çıkar. 

Nitekim son yılların çok konuşulan konularından biri, “kadına şiddet”tir! Bu olgu, kadını yanlış tanımlamayla ve aile yapımıza uygun düşmeyen misyonlar yüklemeyle ilgili olabilir.

Bizim geleneksel yapımızda kadının “cesaret”i tesettüründe, güzelliği sadakatinde, başarısı “yuvayı dişi kuş yapar” kuralınca, aileye kol-kanat germesinde ve bir arada tutmasındadır.

Yani Osmanlı ailesi çocuk yetiştirmek üzere kurumlaşmıştır. Bu o kadar önemli bir “görev”dir ki, toplumun sağlam temeller üzerine inşasını sağlar.

NitekimTürk aile hayatını inceleyen İsveçli Prof. Gaston Jezz, şöyle diyor: 

“Dünyanın en sağlam aile ocağı Osmanlı’da doğdu ve bu ocak, hiçbir milletin tarihinde görülmemiş şekilde umumi hayatı inşa etti.” 

Jezz, Türk aile ocağını ise şöyle tasvir eder:

“Osmanlı âile hayatındaki güzellik, nezâhet ve samimiyet zannetmiyorum ki, başka bir yerde olsun… Birbirine sevgi-saygı ile bağlıdırlar. Bayramlarda, kandillerde küçüklerin büyükleri ziyareti, büyüklerin küçüklere iltifatı şiir gibi bir hayatın ipuçlarını veriyor. Osmanlı aile hayatı güzelliklerle doludur. Toplumsal yapı edebiyatla süslenmiştir. Hayat şiir gibi yaşanmaktadır. Bütün bunları ailede öğreniyorlar.” 

İşte bu nizamın mimari kadındır ve bunun için de baş tacıdır!

Prof. Jezz’in hüküm cümlesini de verelim ki, eksik kalmasın:

“Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye çok bir şey kalmaz!” 

Geriye ne kaldı?.. “Kadına şiddet”, “çocuğa istismar” kaldı!

Aile hayatımızı inceleyenbaşka bir Avrupalı yazardan:

“Ülkenin asırlık âdet ve an’âneleri ile dînî hükümleri her seviyedeki kadını koruduğu için, Osmanlı’da ne iğfâl edilmiş kız hikâyeleri, ne sokakta bulunmuş çocuk, ne düello, ne de intihar var…” (La Baronne Durand de Fontmange, Kırım Savaşı Sonrasında İstanbul Günleri, İstiklâl Kitabevi Yayınları). 

Yani diğer bazı ârızalar gibi “çocuk istismarı” da bize Batı’nın yadigârıdır!

Arıza “yabancı” olduğu için nasıl üstesinden geleceğimizi dahi bilmiyoruz. “İdam”dan “hadım”a kadar envai çeşit tavsiye dolaşıyor: Her kafadan bir ses çıkıyor. Çare: Kadını yeniden “evin hâkimi” yapmaktır!

1835-39 yılları arasında Osmanlı ordusuna danışmanlık yapan Alman Mareşal Helmuth Von  Moltke’dentek cümle aktarıp konuyu kapatacağım: Moltke diyor ki: “Türklerde evin tek hâkimi kadındır!”

Biz işte bu yapı ile oynadık. Diğer temel değerlerimizle birlikte bunu da Batı’ya uydurduk: Ailenin içinden öncelikle yaşlıları çekip aldık: Onları yalnızlığa mahkûm ettik! Ardından “anne”yi sokağa saldık: Çocukları bakıcı” denen yabancıların terbiyesine terk ettik!

Bunların topluma getirisi, “kadına şiddet”, “çocuğa istismar” oldu.

Kısacası, “anne”yi aileden koparmanın bedeli çok ağır oldu!

Bir de “Osmanlı, kadını eve kapatırdı, cumhuriyet özgürleştirdi” derler ki, ona da Cuma günü bakalım… 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp