Bu ülkede eskiden de kadın dövülür müydü?

Bu ülkede eskiden de kadın dövülür müydü?


Bu ülkede eskiden de kadın dövülür müydü?

 

 

Gazetelerde neredeyse her gün birkaç kadın cinayeti ve kadına şiddet olayı okuyoruz… Doğal olarak da insanlar merak edip soruyor: “Bizde kadına şiddet geleneği mi var?”

Cevap yalın ve net: Yoktur. Tam tersine: Selçuklu ve Osmanlı asırlarında kadın toplumun baş tacıdır! Kadına saygı gösterilmiş, değer verilmiş, İslâmî esaslar çerçevesinde yüceltilmiş ve sosyal hayatta rol almaları sağlanmış, kadın da erkek baskısından ve şiddetinden korkmadan özgürce örgütlenmiştir.

İlk kez müverrih Âşık Paşa-zâde, “Tevârih-i Âli Osman” isimli kaynak eserinde bir kadın örgütlenmesinden söz ediyor:

“Hem bu Rûmda dört tayfa vardur kim, müsafirler içinde anılur: Biri Gâziyân-ı Rûm, biri Ahıyan-ı Rûm ve biri Abdalaân-ı Rûm ve biri Bacıyân-ı Rûm’dur…

İmdi Hacı Bektaş Sultan bunlarun içinden “Bacıyan-ı Rum”uihtiyar etdi kim, o Hatun Ana’dır. Anı kız edindi.” (s. 238-39). 

Yani Anadolu’nun anavatan olmasında dört zümrenin önemli rolü var:

Gaziyan-ı Rûm; (Anadolu askerleri=silahlı kuvvetler)…

Ahiyan-ı Rûm; (Anadolu kardeşleri)…

Abdalân-ı Rûm; (Horasan Erenleri=Yürek adamlar)…

Bacıyân-ı Rûm; (Silâhlı ve savaşçı Anadolu kadınları teşkilâtı).

Daha da geriye gidip “İslâm’da kadın”a bakarsak…

İlk kez yaratılan iki kişiden biri kadındır: Hz. Havva…  

Çölde yalnızlaştırıldığı demde Zemzem ikram edilen kadındır: Hz. Hacer…

Firavun’un Sarayında Musa’yı büyüten irade sahibi kadındır: Hz. Asiye…

Erkekler dünyasın her türlü baskısına göğüs gerip evlâdını doğuran ve büyüten bir kadındır: Hz. Meryem…

İslâm’ın “oluş” günlerinde Efendimiz’i malı ve canıyla destekleyen ilk Müslüman yine kadındır: Hz. Hatice…

Osmanlı’yı kuran Kayı Aşireti’ni Söğüt ve Domaniç aralığına getirip yerleştiren de bir kadındır: Hayme Ana (Devlet Ana)…

Ve Anadolu’nun Müslümanlaşmasına yüreğini katan organize kadın gücünün adı:“Bacıyân-ı Rûm” (Anadolu Bacıları)…

Osmanlı’da her kadın Bacıyan’ı Rum üyesi sayılıyor ve bu çerçevede davranılıyor.

Bunu dönemin Türkiye’sini gezen yabancı yazarlar da ısrarla belirtiyor. Meselâ İsveç elçisi D’ohsson (1740-1807), Osmanlı kadını hakkında şu ifadelere yer veriyor:

“Tabiat, Doğu’nun kadınına hem zarafet hem de cazibe bahşetmiş. Tavırları soylu ve zarif, davranışları hoş, konuşması açık saf ve inceliklidir. En azından Türk Haremlerine sıkça girip çıkmış Hristiyan kadınların hepsi bunda ittifak ediyor. Bunun böyle olmadığına inanmak için de hiçbir sebep yoktur. Ben şahsen pek çok ortamda Türk kadınlarıyla bir araya geldim. Konuşmalarındaki sadelik, ifadelerindeki açıklık, düşüncelerindeki incelik, ses tonlarındaki zarafet ve davranışlarındaki seçkinlik beni her zaman için çok etkiledi.” (Tableau général de l’Empire Ottoman). 

İngilizlerin meşhur kadın yazarı Miss Julie Pardoe (1806-1862) ise 18. yüzyılda tanıdığı Osmanlı kadını hakkında şöyle diyor: 

“Avrupa’da çok sık karşılaşabileceğiniz, o insanda konuşmaya heves bırakmayan kayıtsızlığın ya da tepeden bakan soruşturmacı tavrın Türk hanımefendilerinde de olabileceğinden korkmanıza hiç gerek yoktur. Onlarda tam tersine insana hoşnutluk veren, yürekten gelen bir medenilik vardır. Bu memleketin bütün insanlarında görebileceğiniz sezgisel nezaketlerinden doğar bu halleri...” 

Ne diyelim, dışımızdaki yabancılar içimizdeki yabancılardan daha insaflı oluyor! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp