Bu günden bugüne akan

Bu günden bugüne akan


“Tuhaf bir his var içimde sabahtan beri” dedi kaygılı bir sesle yanındakine. “Güne bir şey hissederek başlamak güzel olmalı!” dedi yanındaki ona dönüp gülümseyerek.

Bugün günlerden ne? Salı, perşembe ya da pazar değil sorduğum sorunun doğru cevabı... Bugün günlerden ne? Gözünü bir noktaya dikerek orada öylece dalıp gitme günü mü? Aklından gelip geçen şeyleri bir türlü tutup kendine çekememe günü mü? Kafanı, duygularını, düşüncelerini bir türlü makul bir sıraya dizememe günü mü? Bugün hiçbir şeyi doğru dürüst yapamama günü mü? Yoksa bugün olan her şeyin gözüne güzel göründüğü o nadir ve bu yüzden çok kıymetli günlerden biri mi? Bugün günlerden ne senin için? Şimdiki zamanın huzursuzluğunu geçmişin derinliklerinde unutmaya çalıştığın bir gün mü? Ya da kapından bekleyen bin bir türlü kaygıdan geleceğin bin bir belirsiz ihtimaline kaçıp saklandığın bir gün mü? Bugün nerede yaşıyorsun? Hangi ülkede? Kendinle baş başa kalmana imkân vermeyen tıkış tıkış kalabalık bir yerde mi? Yoksa kilometrelerce yürüsen de hiç kimseye rastlamayacağın ıssızlıklar ülkesinde mi? Bugün kimsin ve bugün senin için günlerden ne? Hayatının böyle delice akarak nereye gittiği konusunda en ufak bir fikrin var mı? Ya da her şeyin neden sanki cansızmışçasına durgunlaştığı, hareketsizleştiği, suskunlaştığı hakkında? Bugün günlerden ne? Gerçekten biliyor musun? Sana ne yaptığını, seni neye dönüştürdüğünü, içinin neresine dokunduğunu, sana neler verdiğini ve neler aldığını senden... Biliyor musun? Günlerin sana neler yaptığını biliyor musun gerçekten? Bugünün, bir önceki bugünün, bir sonraki bugünün, bugünlerin?

“Sadece varlıklar değil, kendi ruh halimiz de bizden saklanıyor, en mahrem, en kişisel, en özgün yaşanmış olan yönleri... Aşk ya da nefret hissettiğimizde, neşeli ya da hüzünlü olduğumuzda gerçekten şuurunda olduğumuz bizim duygularımız mı? O duyguları mutlak biçimde bizim duygularımız yapan binlerce küçük ayrıntı ve içimizdeki binlerce titreşim?” diyor Henri Bergson, ‘Gülme’ isimli kitabında.

Günler geçiyor diyoruz ya, geçen ne varsa içimizden gelip geçiyor. Hem yavaşça değil çoğu zaman, hızlıca... Dikkatimizi onlara vermezsek, neler gelip geçtiğinin farkına bile varamıyoruz çoğu kere. Gecenin başladığı yerde günün bittiğini ve yerini bir başka güne bıraktığını varsayıyoruz. Salılar çarşambalara, cumalar cumartesilere bağlanıyor sanıyoruz. Zamanın akışı dediğimiz şey varsayımdan öte ne ki! Akan insan, akan bir şey varsa içimizden akıyor. Duygular duygulara bağlanıyor mütemadiyen, düşünceler düşüncelere... İnsanın içinde olup biten şeylerden bu kadar habersiz yaşaması ne kadar acı...

Bazen uyurken bir rüyaya uyanıyoruz, bazen uyanırken bir rüyaya dalıyoruz. Rüya ne? Gerçek ne? Ve biz, yaşadık zannettiğimiz bütün bu şeyleri nerede yaşıyoruz?

“Belki yaşadığını sandığı hayat bir rüyadan ibarettir ve uyandığı zaman o da bütün gerçekleri görecektir; ya da herkes uyumaktadır da onun yaşadıkları gerçektir. Yazar da bir gün onlar gibi uyuduğu zaman herkesin gerçek sandığı rüyaları görecektir. Belki dün rüya görüyordu, belki bugün rüya görüyor, belki yarın rüya görecek. Belki dün yaşıyordu, belki bugün yaşıyor, belki hep yaşayacak” diye yazmış Oğuz Atay, canımızı yakan dev kitabı ‘Tutunamayanlar’da.

“Gözlerini sımsıkı kapatıyor olman sana gerçekleri unutturamaz” dedi beyaz saçlı adam, “görüyorsun, açık tutman da hatırlamana yetmiyor!”

Google+ WhatsApp