Bu cızırtı nereden?

Bu cızırtı nereden?


“Her şey bu kadar mı sizce?” diye sordu genç olan. “Bu sorunun varlığı öyle olmadığını göstermez mi?” dedi buna karşılık artık pek genç olmayan.

Dünyayı kapattığımızda açılan bir şey var. Sustuğumuzda konuşmaya devam eden bir şey... Bakmadığımızda görmeye devam ettiğimiz... Sınırlarımızın sonuna geldiğimizde metafizik bir terastan izlemeye devam ettiğimiz sonsuz bir manzara.... Bildiklerimizle yürüyeceğimiz yol bittiğinde daha yeni başlamış olan bitimsiz bir yol... Derin bir uykuya bıraktığımızda kendimizi, her şeyi somut bir gerçekliğe bağlayan yerçekimini iptal eden bir şey... İnsan, minicik gerçekliğiyle asla kuşatamayacağı akıl almaz bir hakikatin yanı başında, kıyısında, içinde, dışında, adını koyamadığı bir yerinde yaşıyor bütün hayatını. Bütün harikuladeliğine rağmen, bütün nefes kesiciliğine rağmen, insanın yeni zamanlarda hep kendine unutturmaya çalıştığımız bir şey bu nedense! Neden, aklımızın yettiği kadarına kilitlemeye bu kadar istekliyiz kendimizi, zihnimizi, kalbimizi, idrakimizi? İnsan, en yalın haliyle söylersek, sezgisi varlığının derinliklerine konulmuş bu anahtarın uyacağı anahtarları içinde neden aramaz? Neden koca bir hayatı hakikatin kabuğunda oradan oraya koşuşturmakla geçirir? Bu devrin iç acıtıcı bilmecesi bu olsa gerek!

“Uykudayken, çağdaş ve dünyevi amaçlarla, bilinçdışılık olan o kadim, evrensel bilince geri döneriz. Her uyumaya gittiğimizde, bütün önceki cesetlenmelerimizden tekrar geri geçeriz, ta ki uyanmadan önce, İlahî Ruh’la olan o karışık birliğe veya kuşatılmış özdeşliğe kaldığımız yerden devam edelim. Bu birlik haline başlangıcımızda, ondan dışlanmadan önce, spritüel Doğu’dan spritüel (yahut spritüel olmayan) Batı’ya olan uzun yolculuğumuza başlamadan önce, sahiptik”

Bir soruyu bir cevabın önüne koyan ne? Bir cümleyi diğerinin yanına ilikleyen? Bir düşünceyi hatıra getiren düşünce nerede oluşuyor? Ya onu hatıra getiren daha önceki düşünce? Düşüncelerin silsilesi nereden başlıyor zihnimizde? Biz o düşünceyi düşündükten sonra nereye gidiyor? Bir şiiri şairin kılan ne? Bir insanı şair kılan ne? Bir imgeyi bir şiirin kimyasına katan, bir imgeden bir şiiri çatan ne? Hangisinin cevabı insan, bütün bu soruların ve bunun gibi başka soruların? İnsanı bir buzdağının görünen yüzü kılan ne? Ve insanı bu kadar derin muammadan habersiz kılan ne?

Kabristan kapağı kapatılmış sayısız hikayeyle dolu.

Görülmüş sayısız rüya...

Uyanılmış sayısız uyku...

Annemarie Schimmel’in manevi arayışının izlerini sürebileceğimiz zengin ayrıntılarla süslü ‘Doğudan Batıya’ kitabından küçük ve çarpıcı bir bölüm: “Masalın adı; Padmanaba ve Hasan idi. Bir Hint arifi, Şam’da bulunan Müslüman bir gence hikmet-i kebirin sırlarına vâkıf olmayı öğretir ve nihayetinde onu, pek derin bir kuyunun dibindeki harikalar diyarına vasıl eder. İşte bu mekânda, bir kubbenin altında ve en muhteşem pırlantalar arasında dünyanın en büyük Emîr’inin lahiti bulunur. Lahitin altındaki kitabede ise şu söz yazılı durmaktadır: İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar”

Uyuduğumuzda mı rüya görüyoruz biz, yoksa uyandığımızda mı? Uyuduğumuzda o an için gerçekliğinden hiç şüphe etmediğimiz bir hikayeye uyanıyor ve ona uyandığımızda rüya diyoruz. Peki, ikinci uyanışımızın da yine gerçekliğinden çok emin olduğumuz bir başka rüya olmadığını nereden biliyoruz?

Google+ WhatsApp