Boşluğa dokunuşlar

Boşluğa dokunuşlar


Boşluğa dokunuşlar

 

 

Neden bahsediyorduk biz” diye sordu gözlüklü olan. Diğeri boş gözlerle ona baktı. En başta konu neydi, bir türlü hatırlayamadılar. Sonra yüzlerindeki ifadeyi hiç değiştirmeden bakışlarını yeniden tıka basa lüzumsuzlukla dolu ekranlara geri çevirip parmaklarıyla o koskoca boşluğa dokunmaya devam ettiler.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


‘Vakti doldurmak’ çağından ne olup bittiğini tam anlayamadan ‘vakit geçirmek’ çağına geçtik. Vakti doldurabilmek için gayret gerekliydi. Vakit geçirmek içinse bütün gayretlerden el çekmek yeterliydi. Kendimizi akışa bıraktık sadece. Vaktimizi, elimize tutuşturulan, emrimize amade kılınan, önümüze uzatılan birtakım hazır eğlenceler karşılığında bozdurup harcadık. Ne kazancımız oldu, oluyor? Hiç! Elimizdeki en kıymetli sermaye olan vakitten olduk, oluyoruz. Bugünü veriyoruz, yarına kendisinden eser kalmayacak bir sürü saçmalık alıyoruz. Belleğimizi, hemen unutacağımız şeylerle tıka basa dolduruyor, boşaltıyoruz. Ama görünüşte hep meşgulüz bir şeylerle. O kadar meşgulüz ki, ömür sermayesinin boşa akıp gittiğinin farkında bile olmuyoruz.

“Doğal durumdan ne kadar çok uzaklaşırsak, o ölçüde doğal zevklerimizi yitiriyoruz ya da daha çok alışkanlık bizde yeni bir doğa yaratıyor, biz de bunu o derecede ilk doğamızın yerine koyuyoruz, sonuçta hiçbirimiz bu ilk doğayı artık tanımıyoruz” diyor Emil Michel Cioran, ‘Çürümenin Kitabı’nda.

Her şey giderek topluca kapıldığımız bir illüzyona dönüşüyor. Sabah kalkıp zaten akmakta olan bir sürece dahil oluyoruz. Kendimizi yeniden fazlasıyla geciktirilmiş ve tabiatıyla bölük pörçük bir uykunun ellerine teslim edinceye kadar herkesin yaptığı şeyleri, herkesin yaptığı gibi ve herkes kadar kendimizi kaptırarak yapıyoruz. Uyku, tercih ettiğimizden değil yorgunluğa yenik düştüğümüzden kapısını çaldığımız bir şey... Yeniden başlamak, yeniden illüzyona dahil olabilmek, yeniden kendimizi döngüye katabilmek için mecbur olduğumuz bir mola... Daha büyük bir uykuya güç toplayabilmek için zorunlu istirahat...

“Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir” diyor Ludwig Wittgenstein.

Günlük tutmaya karar verdi ve eline defterini aldı. Gün içinde yaptıklarını oraya yazdı. Ertesi gün yine yazdı. Sonraki gün yine... Sonra baktı ki hep aynı şeyleri yazıyor. Yazmaya uğraşmadı daha fazla; kopyaladı yapıştırdı, kopyaladı yapıştırdı, kopyaladı yapıştırdı...

Bir hikayesi olmayanın hatırası olmaz, hatırası olmayanın hafızası olmaz, hafızası olmayanın bilinci olmaz, bilinci olmayanın hayatı olmaz, hayatı olmayanın hikayesi olmaz...

“Şimdi sizlere anlatacağım hikaye gerçekten yaşanmadı” diye başladı söze profesör, “Gerçekten yaşanan bir hikaye bulabilseydim, zaten onu anlatacak kimseyi bulamazdım!”

Çılgınca bir halay çekiyor gibiyiz. Parmak uçlarımıza birbirimize kenetli vaziyette delice bir hızla dönüyor, birbirimize uyumlu olmak adına aynı anda aynı hareketleri yapıyoruz. Yapıyoruz çünkü halayın dışına düşmek istemiyoruz. Bir şekilde dışarıda kalanın araya girip tekrar halaya katılması mümkün olmaz diye düşünüyor, bundan çok ama çok korkuyoruz.

“Kiminin gözleri kapalı şuuru açık” dedi meczup, “kiminin gözleri açık şuuru kapalı!”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp