Boş kalan çerçeveler

Boş kalan çerçeveler


Hayatı bir çok başka insanla paylaşıyoruz, bir çok başka insanın hikayesiyle iç içe geçiyor hikayemiz. Tanış olduğumuz herkesin hikayemize kattığı bir şeyler var, tıpkı bizim onların hikayesine kattığımız gibi.

Tanıdığımız, bildiğimiz, hayatı bir şekilde ya da birçok şekilde paylaştığımız herkesin kendine özgü bir kişiliği, bir portresi var. O portreler hayat duvarımızı süslüyor boydan boya. Her biri sadece kendine ait bir zenginlik ve başkalıkla...

Bunun böyle olduğunu yaşı ilerledikçe daha iyi kavrıyor insan. O çerçeveler birer birer boşalmaya başladığında... Hayat duvarımızdan eksilen her portreyle bizim hikayemiz de eksilmeye, küçülmeye, azalmaya, yani yoksullaşmaya başlıyor.

Son yıllarda benim hayat duvarımdaki portrelerin daha hızlı eksilmeye başladığını kederle fark ediyorum. Akrabalarımdan, yakınlarımdan, tanıdığım ve sevdiğim insanlardan bir çoğunu kaybettim bu sürede. Aralarında herkesin tanıdığı isimler de vardı. Akif Emre’yi yitireli üç yıldan fazla oldu. Yakın zaman önce Ragıp Ağabeyi sırladık. Birkaç hafta önce İrfan Çiftçi’nin ani vefat haberi geldi. En son da Asım gencecik vedasıyla yaktı içimizi.

Herhalde bir on yaş kadar küçüktü Asım bizden. Ama bu beden yaşı, pek bu asrın insanı değildi yoksa... Bu devirde Asım gibi dava insanı bulmak pek kabil değil artık. Gecesi gündüzü, derdi eğlencesi hep davası olan. Bir şekilde mesele edindiği, istikamet bellediği o dava ile teması olmayan herhangi bir şey konuştuğuna şahit olmadım desem, yalan olmaz. O onun başkalığıydı, başkalarına benzemezliğiydi. Öğretmendi malum... Ama ders zili çalınca öğretmenliğini bir kıyafet gibi askıya asıp çıkanlardan değildi, şimdilerin moda tabiriyle 7/24 öğretmendi Asım, bütün hayatıyla öğretmendi. Ne zaman görsem yanında gençten birileri mutlaka olurdu. Ya öğrencileri, ya yazmaya, çizmeye, dergi çıkarmaya, hayatı asli istikametine doğru çevirmek için gayret sarf etmeye yönelttiği, teşvik ettiği, hayatlarına dostça, arkadaşça, öğretmence, insanca dokunduğu gençler... Dedim ya, eski usul bir hayattı onun hayatı, hikayesi, insanlığı, dava adamlığı... Değişmedi, muhtemel ki değişmeyi aklına bile getirmedi hiç. Çünkü gerçekten her anını içinde yaşadığı, her nefesini içinde aldığı o davaya gerçekten saf bir imanla, bitimsiz bir sadakatle inanmıştı. Bu o kadar barizdi ki, ardından birkaç kederli kelam eden hemen herkesin ağız birliği edercesine bu imana ve bu sadakate kendiliğinden şahadet ettiğine şahit olduk hepimiz.

Asım her yaştan pek çok insanın gönlünde bir burukluk, bir eksilme hissi bırakarak gitti. Doğru bu, her geçen gün biraz daha eksiliyor, azalıyoruz. Bazı ölümlerle bu çok daha fazla hissedilir hale geliyor. Hayat duvarımızdaki portrelerin bazısının kıymeti, yazık ki çerçeveleri boş kaldığında daha fazla hissediliyor. Asım’ın eksikliği de, bugüne kadar büyük bir gayretle birbirine bağladığı şeyler çözülmeye başladığında çok daha fazla hissedilecek. İnşallah Asım’ın neslinden başka dava ehli Asım’lar çıkar da, bu çözülmeler hiç yaşanmaz.

Bütün ölümler erken ölümdür diyoruz ya, gidenlerin sevenlerinin gönlünde bıraktığı hisler bakımından gerçekten böyledir bu. Ama işin aslı, her ölüm vaktindedir, ne erken ne de geç... Takdir-i ilahi nasıl tecelli ederse, doğrusu odur. İnna lillah ve inna ileyhi raciun...

Asım’la beraber, aramızdan kayıp giden bütün güzel insanlara, dost gönüllere rahmet diliyorum, Allah hayır dualarımızdan haberdar etsin, mekanları cennet olsun.

Google+ WhatsApp