Bizler yeryüzünün emanetçileriyiz

Bizler yeryüzünün emanetçileriyiz


“Dünya herkesin ihtiyacı kadarını sağlar ama hırsına yetecek kadarını değil” der Gandhi. Kimin yüreğinden dökülürse dökülsün bu ifade seküler rüzgârın önünde savrulanların halini özetler mahiyettedir. Zira Allah evrende yarattığı bütün canlıların rızklarını adil şekilde dağıtmış ve bu konuda hiçbir boşluğa yer vermemiştir. Issız sahralarda, vahşi ormanlarda, sis kokan kalabalık kentlerde ve yeryüzünün en ücra köşelerinde hayat bulan canlılar kendileri için bahşedilen rızklara bir şekilde ulaşıyorlar. Umursamaz tavırlarınızla basıp geçtiğiniz karınca ordusundan tutun da, okyanusların derinliklerinde doğup büyüyen su yosunlarına kadar her canlı rızkını hazır buluyor ve hayata kuvvetle tutunuyor. Allah’la ahitleşen ve özgür iradesi ile emaneti yüklenen insan ise doğduğunda ihtiyacı olan her şeyi avuçlarının içinde buluyor. Tamam hepimiz birer emanetçiyiz, hepimiz bu dünyanın yoksul ve mazbut yolcularıyız ancak ebediyete geçiş sürecinde konakladığımız bu dünyada göğsümüzde taşıdığımız emaneti layıkıyla taşıyabilmemiz için Allah ihtiyacımız olan her şeyi cömertçe bahşetmiştir. Ekmeği, suyu, havayı bize kolay yoldan ulaştırmış ve ürünlerden nasıl faydalanacağımız konusunda da gerekli bilgileri içgüdüsel olarak algılamamızı sağlamıştır. Fakat Rabbim bahşettiği bu imkânların ihtiyaç dışında israf edilmesine rıza göstermemiş,  zekât, sadaka ve hayır yoluyla mülkün paylaşılmasını ve ihtiyacı olan kişiye ulaştırılmasını istemiştir. Peki, insanoğlu bu konuda ne yapmış ya da yapmamıştır? İşte her şey bu sorunun içinde gizli fakat cevap vermekten kaçınıyor ve sessizliğe gömülüyoruz.

 

Bugün depresyon, kaygı bozukluğu ve bazı fiziki rahatsızlıklar çağın sorunları olarak görülüyor ve bu hastalıkların tedavisi için bilimsel araştırmalar yapılıyor. Oysa çağın en büyük hastalığı göz açlığı, doyumsuzluk ve insanların karakteri haline gelen muhterisliktir. Fakat ne yazık ki günümüzde rekabet ve ihtiras bir sorun olarak değil, başarının ön koşulu olarak algılanıyor ve yoğun şekilde pompalanıyor. Şehrin kalabalık caddelerinde yan yana yürüyen onlarca insan birbirlerini rakip olarak algılıyorlar ne ilginç değil mi?

 

Ekmeğini, vaktini, sevgisini, emeğini diğerleri ile paylaşan ve dualarına bütün insanları katabilen cömert kişi, ruhen kendini daha iyi hisseder, bu kişi yardımına koştuğu insanların duaları ile güçlü bir enerjiye sahip olur ve cömertlik cimriliğe galip gelir, iyiliğin kötülüğe galip geldiği gibi…

 

Mesleğinde iyi olmak ve bunun için çaba göstermek insanın doğasında vardır. Ancak kişi bu konuda çaba gösterirken iradesini ihtiraslarına teslim etmişse istenmeyen durumlar, beklenmeyen sorunlar ortaya çıkar. İktidar hırsı, otoriteye sahip olma hırsı, daha çok şeye sahip olma hırsı ön planda tutulur ve kişi adalet duygusundan uzaklaşmaya başlar. İnsan hırslarına yenik düştükçe özünde mevcut olan saf duyguları kaybetmeye ve şeytanın safına doğru yol almaya başlar.

 

İnsanız ve hızla akan bir hayat nehrinin göbeğinde yer almaktayız. Elbette kısa olan dünya hayatına sığmayacak kadar büyük hayallerimiz, gerçekleştirmeyi düşündüğümüz hedeflerimiz var. Peki, ne yapacağız? Elbette hedeflerimize ulaşabilmek için çaba gösterecek ve vakti nakde çevirmeye çalışacağız. Fakat bunun için ihtiraslarımıza veda edip, teslimiyet ve tevekkül gibi ulvi değerlere tutunmak zorundayız. Hattı zatında her şey O’nun elinde, her şey O’nun yetki ve iradesine bağlı…

Google+ WhatsApp