Bizim illere güneş ne zaman doğacak?

Bizim illere güneş ne zaman doğacak?


Coğrafyamızda devam eden işgal ve katliamlar bir anda ortaya çıkmış sorunlar değil. Nitekim iyi ile kötünün savaşı Habil ve Kabil’den bu yana kesintisiz devam etmiştir. Bugün yüreklerimize bir hançer gibi saplanan işgallerin senaryosu ise yüzyıllar evvel Sykes-Picot Anlaşması ile yazılmış ve aşama aşama hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Hatırlayacağınız üzere 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiliz Mark Sykes ile Fransız George Picot’un imzaladığı Sykes-Picot anlaşması Osmanlı ve Ortadoğu topraklarının Fransa ve İngiltere arasında pay edilmesini içeren bir anlaşmaydı ki, içeriği itibariyle anlaşma uzun yıllar gizli tutuldu.

 

Zaman su gibi akıp gitti, kimi zaman yöneticiler kimi zaman yönetim şekilleri değişti fakat emperyalist-Siyonist baronların coğrafyamız üzerindeki emelleri hiç değişmedi. Şiddet, işgaller, savaşlar ve yaptırımlar İslam coğrafyasının üzerine karanlık bir bulut gibi çöktü. Müslümanlar rehavete kapılıp, ideallerini, istikametlerini kaybedip, sorumluluklarını unutunca düşmana gün doğdu. Düşman idealleri için var gücü ile çalışırken Müslümanlar dünyanın cazibesine kapılıp köklerinden, fıtratlarından ve istikamet çizgisinden uzaklaşmaya başladılar. 2011 tarihine gelindiğinde ise ilk etapta kulaklarımıza hoş gelecek bir söylemle karşılaştık: Arap Baharı. Ancak bu ifade çok geçmeden karakışa dönüştü ve Tunus’tan Suriye’ye uzanan gerilim onlarca insanın ölümüne neden oldu artık katliam haberleri ile yatar kalkar hale geldik.

 

Bütün varlığını kaybetmiş bir yoksula dönüştük. Farkında mısınız? Düşman yediğimizden içtiğimize, düşünce sistemimizden yaşam tarzımıza, giyim kuşamımıza, tüketim alışkanlıklarımıza kadar her şeyimizi kontrol altında tutuyor. Ardı kesilmeden devam eden katliamlar ise ruh ve beden sağlığımızı etki altına alıyor ve umutlarımızı kırıyor. Yarınlarımızın neye gebe olduğunu bilemiyoruz… Güne endişe ve kaygı ile başlıyor ve ruhsal ve bedensel dengemizi kaybediyoruz. Acaba nerede katliam yapıldı, kaç masum öldü, kaç ev yıkıldı, kaç işyeri harap oldu, yetimlerin sayısı kaça çıktı? Zihnimiz bütün bu sorularla meşgul oluyor ve güne moral bozukluğu ile başlıyoruz.

 

Savaşın birinci derecede mağdurları elbette işgale maruz kalan, yakınlarını, sahip oldukları bütün imkânları kaybeden, yurtlarından sürgün edilen ve mülteci durumuna düşen kişilerdir. Onlar bir yandan savaşın açtığı yaraları sarmaya çalışırken diğer yandan yeni duruma adapta olmaya çalışıyorlar. Savaşın ayak seslerini işiten ve etkilerine tanık olanlar ise korku, endişe ve güvensizlik gibi sorunlara maruz kalıyor ve ruhsal sorunlar yaşamaya başlıyorlar.

 

Yazılı ve görsel yayınlara göz atarken kaygılarımızın yersiz olmadığını görüyoruz. Zira gözümüz her dakika bir savaş ve şiddet haberine takılıyor ve enerjimizle birlikte umutlarımızı da kaybediyoruz. Küresel Siyonist baronlar Müslüman halkları bir yandan katlederken diğer yandan da ruhsal travmaya maruz bırakıyor. İslam toplumlarının lider, siyasetçi, âlim ve düşünürleri ise bir araya gelip çözüm üretmek yerine küresel odakların kuklası olarak yaşamaya razı oluyorlar. Bu durum ne yazık ki bizi korku ve güvensizliğe sürüklüyor ve avuçlarımızı sıkarak neden diye soruyoruz. Ama asırlardır sorduğumuz bu soruya makul bir cevap bulamıyoruz…

 

Bir söz: “Bir suda iki balık kavga ediyorsa az önce oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.” (Kızılderili atasözü)

Google+ WhatsApp