Bizi ayıran mesafeler

Bizi ayıran mesafeler


Doğduğumuzda yaşadığımız toplumun kabullerini hazır bulur ve modelleyerek kendimize bir yer ediniriz. Yani kültürel kimliğimizi oluştururken olayları kitap gibi okur ve nerede nasıl davranabileceğimizi öğreniriz. Sosyalleşme doğal bir eğitim sürecidir ve bu süreçte alıştığımız kişilerin, icra ettiğimiz işin, bağlandığımız nesnelerin ve rutinlerimizin büyük önemi vardır ki, bu düzenek sarsıldığında kendimizi boşlukta hissederiz.

 

Salgın bir hastalıkla mücadele ederken öteden beri alışageldiğimiz düzen yerle bir oldu ve yeni bir yaşam tarzı, yeni alışkanlıklar edinmeye başladık öyle değil mi? Mesela daha evvel hiç aşina olmadığımız bir kavram girdi hayatımıza: “Sosyal mesafe.” Bu bizim insani ilişkilerimizi büyük oranda etkiledi. İlişkilerinde yakınlığa önem veren, sohbet ederken sadece duygusal olarak değil fiziki olarak da muhatabına yakın duran insanlarımız artık birbirlerine tehlike saçan varlıklar olarak bakıyor ve hemen uzaklaşıyorlar. İnsanlar bir araya gelip sohbet edemiyor, yakınlık kuramıyor, selamlaşıp hasbihalleşemiyorlar, misafir geleneğimiz ise neredeyse unutuldu. Yeni alışkanlıklar, yeni korkular, yeni davranışlar edinmeye başladık. Artık evlerimizden çıkarken sadece ayakkabılarımıza uzanmıyor, bundan önce maskelerimizi takıyor, ellerimizi dezenfekte ediyor ve öyle çıkıyoruz. Maske herkesin kullandığı bir mesafe aksesuarı oldu. Evlerimizin bir alanını işgal eden maskeler ötekilerle aramıza engeller örüyor ve bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. 

 

Günün erken saatinde kalkıp işe giden kişiler, okul için yollara düşen öğrenciler ve virüse rağmen yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanlar eski alışkanlıklarından uzaklaşarak boşluğa düşüyor. İnsanlar alış veriş yaptıkları ortamlara, ziyaret edip kahve içtikleri mekânlara, eşe dosta, akrabalara ve günübirlik alışkanlıklarına veda ediyor ve mümkün olduğunca kendilerini izole etmeye çalışıyorlar. Bağlandığımız nesnelerle ya da yakınlarımızla aramıza ördüğümüz mesafeler koruyucu bir etki olarak elbette önemli ancak uzaklaştığımız her şey iç dünyamızda bir yasa dönüşüyor.

 

Sosyal mesafe ırkçı zihniyetin ötekileştirdiği kişilerle aralarına ördüğü bir duvardı bugün ise birey ve toplumların hayatlarına giren yeni bir kavram. Hatırlarsınız 1960 yıllarda ABD’de siyahî karşıtlığını tetikleyen ırkçı zihniyet bu kişilerle aralarına sadece duygusal değil fiziki olarak da mesafe örmüş ve bu mesafeyi adeta dayatmışlardı. O dönem ırkçı zihniyetin ektiği nefreti her yerde görebilirdiniz, düşünün, tuvaletlerin kapılarında dahi “beyazlara aittir” ifadesi yer almaktaydı. Sosyal mesafe faşistlerin ezilenlere, mülteci halklara, ikinci sınıf insan nazarı ile bakılan kişilere reva gördükleri bir uzaklıktı ve zihinlerimizde haklı olarak negatif bir çağrışım yapmaktaydı. Fakat ilginçtir pandemi sürecinde kendilerini ayrıcalıklı olarak gören kesim de ötekileştirdikleri kişilerle aynı kaderi yaşadılar ve maskelerin arkasına sığındılar. Zira virüs hiçbir sınıf, hiçbir ırk, hiçbir statü ayırt etmiyor ve herkesin kapısını çalabiliyor.

 

Doktorlar öldürücü virüsün hâlâ etkin olduğunu ifade ediyor ve sosyal mesafenin korunması gerektiğini vurguluyorlar. Ancak yakınlığa, iç içeliğe aşina olan Müslüman toplumlar belirlenen mesafeye pek alışamadılar. Zira başta da dediğim gibi doğu toplumları aile ve akrabalarla ilişkilerinde yakınlığa önem verir hatta bunu bir yaşam şekline dönüştürürler. Yakınlık bizim kültürümüzde sevmenin, değer atfetmenin bir göstergesidir çünkü. O yüzden de insanlarımız sosyal mesafeyi tam olarak kavrayamadılar. Peki, ne yapabiliriz? İnsanlara mesafenin sadece fiziki olarak gerçekleşeceğini, duyusal bağlarımızın ise her zamankinden daha güçlü şekilde devam ettiğini izah edip, güvenliğimiz için bu önlemleri almanın şart olduğunu vurgulamamız lazım. Nitekim Hz. Peygamber, “Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyin. Eğer bulunduğunuz yerde veba ortaya çıkarsa oradan ayrılmayın” buyurmuş ve can güvenliğinin önemine vurgu yapmıştır.

Google+ WhatsApp