Bize tarihi gerçekleri öğreten cesur kalem!

Bize tarihi gerçekleri öğreten cesur kalem!


19 yıl olmuş.. Yavuz Bahadıroğlu abi, Akit’te yazmaya başlayalı..

 

Tarihe ait yazıları ile, romanları ile, kendisini çok öncesinden tanıyordum.

 

Ama gazetemizde yazmaya başlayınca, edebiyat ustalığını daha yakından takip etmeye başlamış oldum..

 

İlk yazısından aktarayım:

 

O tarihte gazetemizin adı Vakit idi ama..

 

O biraz da, inananların yüz akı, 28 Şubat sürecinde dik duran Vakit gazetesi ile buluşma anını ima ederek, “Hoşgeldin Vakit, merhaba dostlar!” diye başlamıştı yazısına..

 

“İlk yazı ile son yazı, bence en zor yazılan yazılardır” diye devam etmişti..

 

Evet, ilk yazısını bilerek yazmıştı ama..

 

Kader o ki, Akit’te 3 Kasım 2020’de yayınlanan “Osmanlı’da ev hayatı” başlıklı yazısının, son yazısı olacağını bilemezdi..

 

Yazılarının yayınlandığı diğer gazetelerle yol ayrımı noktasına gelme ihtimalinin tekrarlanabileceği düşüncesi ile, “son yazı”ya vurgu yapmak istemişti, Yavuz abi..

 

Bunu da şöyle ifade etmişti:

 

“Uzunca sayılabilecek (30 yıl) gazetecilik ve yazarlık hayatımda kaç ‘ilk’ ve kaç ‘son yazı’ yazdığımı hatırlamıyorum. Ama her vedada hüzünlendiğimi, incindiğimi, kırıldığımı; her başlangıçta ise, umutla heyecan kavşağında tazelendiğimi söyleyebilirim.”

 

Akit; birlikte yol yürümeye başladığı diğer yazarları ile nasıl ki ayrı düşmemiş ise, Yavuz Abi ile de ayrı düşmedi..

 

19 yıllık süreç içinde, Akit’in zor günleri oldu, Yavuz Abi yanımızda idi..

 

Yavuz Abi’ye ağır saldırılar yapıldı..

 

Akit, Yavuz Abi’nin yanında idi..

 

Elhamdülillah ki, bu ülkede tarih sorulduğu zaman, gösterilecek birkaç kişiden olan Yavuz Abi’yi kırmadık, incitmedik, hüzünlendirmedik..

 

Hepimiz için geçerli olan “Hak vaki oldu” da, Yavuz Abi’yi gazetemizden uğurlamış olduk..

 

Tekrar Yavuz Bahadıroğlu’nun gazetemizdeki ilk yazısına dönelim..

 

Şu ifadeler ne kadar çarpıcı, değil mi:

 

“İlk yazıda buluşmanın heyecanı, kalemi bağlarken, son yazıda ayrılığın acısı, yazarın yüreğini dağlar.”

 

Dersiniz ki, günlük bir gazete için hazırlanmış yazı değil, edebiyat dergisinde yayınlanmak üzere kaleme alınmış, her kelimesi, her harfi özenle seçilmiş bir edebi eser..

 

Kelimeleri ustaca kullanan, edebiyat ustası bir yazardı, Yavuz Abi..

 

Ve gerçekleri de, çekinmeden, söyleyebilen bir yazar. Bir gazeteci..

 

Öyle, hava atan, “Ben öyle bir gazeteciyim ki” diye başlayan cümlelerle, küçük dağları ben (haşa) yarattım havası estirmeye kalkışmayan, hep doğruları yazmayı kendisine ilke edinmiş bir gazeteci..

 

Onu da şöyle ifade etmişti:

 

“Her ilk yazıda bir söz verdim okura, dedim ki; ‘Her inandığımı yazamayabilirim, ama inanmadığımı kesinlikle yazmayacağım.’ Size de söz olsun!”

 

Gerçekten de..

 

Şurdan gelen bir işaretle..

 

Burdan gelen talimatla, inanmadığı şeyleri yazan gazetecilerin bollukla karşımıza çıktığı şu dönemde, Yavuz Abi’nin bu tespiti, her türlü takdiri haketmiyor mu?

 

Bakmayın siz, piyasadaki afra tafra yapan gazetecilerin, “Biz her şeyi yazarız” söylemlerine..

 

15 milyar dolar milletin sırtına borç yıkıp yurtdışına kaçan Cem Uzan’ın gazetesinde, televizyonunda çalışanlar, patronlarının hangi hırsızlığını yazabilirdi ki, “Biz her şeyi yazarız”’ sözleri de doğru olsun..

 

Bugün hâlâ medyada hakim olan isimlere bakın. Ya Cem Uzan’ın, ya Dinç Bilgin’in hortumlarını tek satırla köşesine taşıyamayan, tam aksine patronlarına o hortumlar sırasında yağcılık yapan isimlerdir..

 

Kimsenin hırsızlığına, kimsenin hortumuna ortaklık etmemektir, önemli olan..

 

Hortumu gördükleri halde, inanmadığı şeyleri, doğru gibi yazmamaktır, önemli olan..

 

Yavuz Abi de, ilk yazısında, buna işaret ediyordu, işte.. Ve hepimize o ince dersi veriyordu:

 

“Her söylediğin doğru olsun, fakat her doğruyu, her yerde söyleme!”

 

Osmanlı padişahlarının aile hayatlarından tutun, Osmanlı dönemi vakıflarına kadar..

 

Osmanlı toplumundaki değer yargılarına kadar..

 

Bugünkü hayatımızla bağ kurarak, aktüel konuları öyle bir işlemesi vardı ki, Yavuz Abi’nin..

 

Bugün tartışılan konular üzerinden, adeta yüzyıllar öncesine gider, atalarımızın aynı konuya nasıl yaklaştıklarını, şöyle bir film şeridi gizi gözlerinizin önüne getirir, ordan aldığınız derslerle, tekrar bugünkü tartışılan konuya gelir, genel hükümler çıkartacak noktaya ulaşırdınız.

 

İşte son yazısı.. “Osmanlı’da ev hayatı” da, bu gerçeği göstermiyor mu?

 

Şöyle bir bakıyorum da, Yavuz Abi’nin Türk toplumuna aktardığı tarihi gerçekleri, öyle bir yazıda sıralayabilecek miyim diye..

 

Hayır.. Asla..

 

“Bandırma Vapuru’nda Mustafa Kemal ile birlikte kaç kişi vardı?”

 

Bırakın “kaç kişi vardı” sorusunu..

 

“Mustafa Kemal’in Samsun’a gitmek üzere bindiği Bandırma isimli deniz aracı, kayık mıydı, gemi miydi” sorusunu bile..

 

Sormaya kimsenin cesaret edemediği dönemlerde..

 

Merhum Mustafa Müftüoğlu gibi, merhum Kadir Mısıroğlu gibi, bir de Yavuz Bahadıroğlu Abi vardı, gerçekleri haykıran..

 

Birileri, gerçeklerin haykırılmasını, “Atatürk’e hakaret” olarak algılasa da..

 

Yargılama tehditleri ile, Yavuz Abi’yi korkutmaya çalışsalar da..

 

O, toplumu aydınlatmaktan, gerçekleri söylemekten hiç vazgeçmedi..

 

Basın özgürlüğünden dem vuranların, gerçekleri haykıran tarihçilere karşı nasıl cavanavarlaştıklarını, Yavuz Abi’ye saldıranların örneğinde gördük, yaşadık..

 

Affedersiniz, şu nedir, söyler misiniz?

 

Yavuz Abi, bir yazısında, “Atatürk olmasaydı, biz olmaz mıydık” başlığı atıyor ve bu söylemi geliştirmeye ve topluma dayatmaya çalışanları masaya yatırıyor..

 

O yazısından aktarıyorum:

 

“Bir milletin varlığını tek kişiye endekslemek, sağlıklı bir aklın ürünü olabilir mi?.. Olsa olsa, saçma sapanlığın sınırsız hezeyanı olabilir! Aynı zamanda da yağcılığın en damıtılmış şeklidir! Hiçbir millet, bir önderini övmek için, kendisini böyle yerle bir etmez!”

 

Bu cümleleri sebebi ile bile, tahkir edilmeye çalışıldı, yargılanmaya çalışıldı, mahkum edilmeye çalışıldı Yavuz Abi..

 

Sadece hayatında değil..

 

Vefatından sonra, henüz cenazesi kabre konulmamış iken..

 

Yine aynı bakış açısı ile, “Atatürk düşmanı öldü” başlıkları ile, rezilliklerini sergilediler, kinlerini kustular, Yavuz Abi’ye karşı..

 

Bilmiyorum, o saldırıları yapanlar, gerçekten “Bir milleti, bir tek kişiye endeksleme iddiasında, samimiler mi?”

 

Hiç sanmıyorum..

 

Yavuz Abi’nin tam da işaret ettiği, gerçek gazetecilerin vasfı olması gereken, “Her inandığımı yazamayabilirim, ama inanmadığımı kesinlikle yazmayacağım” ilkesinden yoksun olanlar, ancak bu saldırıları yapabilirlerdi..

 

İnanmıyorlar..

 

Ama yazıyorlar..

 

Bu utanç da, onlara yetiyor.

 

Yavuz Abi’ye, Allah’tan rahmet diliyorum.

 

Allah mekanını cennet etsin!

Google+ WhatsApp