Bize salgın hastalıklar hep dışarıdan geldi

Bize salgın hastalıklar hep dışarıdan geldi


Hiçbir salgın hastalık Türkiye’den çıkmadı. Sadece 1400’lü yılların sonlarına doğru, İstanbul’da bir salgın çıktı, ama nüfusu Hıristiyan ve Musevilerden oluşan Pera (Beyoğlu) bölgesinde başladı. Bir Türk buluşu olan izolasyon ve sosyal mesafe sayesinde kolayca atlatıldı.

Salgın hastalıklar pislikte ürer, bunu günümüz tıpçıları da söylüyor. Dünyanın gördüğü salgınların çoğunun Çin’den başlaması tesadüf değildir.

Vaktiyle Avrupa da çok pisti. Haçlı seferlerini akamete uğratan sebepler arasında salgın hastalıklar hep zikredilir. Çanakkale önlerine gelen son haçlıları yerle bir eden de sadece Türk topçusu değil, neredeyse ayakta insan bırakmayan dizanteri salgınıdır.

Avrupa insanı yıkanmayı sevmediği için leş gibi kokardı. Kokuyu bastırmak için parfüm icat etmişlerdi. İlk parfüm şişelerinde, “Eau de toilette” (tuvaletten sonra kullanılır) yazardı. 

Gerçekten de parfüm, yıkanmayı sevmeyen Batı insanının üstüne sinen kokuları kısmen bertaraf etmek için icat edilmiştir.

Malum: Her icat bir ihtiyaçtan doğar…

“Temizlik imandandır” anlayışının bir ürünü olarak, Osmanlılar, bazıları sanat ve estetik açıdan da “şaheser” olan hamamlarla şehirlerini donatırken, Avrupa insanı yıkanmayı “günah” sayıyordu. Çünkü yıkandığı takdirde vaftizden çıktığına, bu yüzden cehenneme gideceğine inanıyordu.

Osmanlı’nın su ile bütünlenmiş hali, 1552 yılında Osmanlılara esir düşüp, üç yıl boyunca Kaptan-ı Derya Sinan Paşa’nın yanında kalan ve bu süre içinde kölelikten hekimliğe yükselen İspanyol Pedro’nun kaleme aldığı, “Kânunî Devrinde İstanbul” isimli kitabında şöyle anlatılır:

“İspanya’da ömrü boyunca iki kere yıkanmış hiçbir kadın ve erkek göremezsiniz. Türkler ise sık sık yıkanırlar. Türk hamamlarında bol su harcanır. Dünyada İstanbul kadar çeşmesi olan hiçbir şehir yoktur, her sokakta muhakkak bir çeşmeye rastlanır.” 

Bu durum sadece İspanya’ya has bir durum değil, o dönem Avrupa’sında geçerli bir yaşam biçimidir. Zaten o dönem Avrupa’sında, doktorlar banyo tavsiye etmedikçe yıkanmanın sağlık açısından son derece zararlı olduğuna inanılırdı. 

Meselâ Jean de Renoe isimli bir doktor, “Sadece ellerinizi ve ayaklarınızı yıkamanızda bir mahzur yoktur; başa su sürmek, son derece tehlikelidir. Unutmamalıdır ki, başa sürülen su, her türlü derdin kaynağıdır” görüşünü savunuyordu. 

Yazar Theophrashe Renaudot su konusuda daha temkinliydi: “Doktorlar tavsiye etmedikçe banyo yapmak sadece lüzumsuz bir hareket değil, aynı zamanda da çok tehlikelidir... Hamilelerin karınlarındaki bebeğe zarar verir.”  

Türklerin inancı ise “Temizlik imandandır” hükmünü koymuştu, bu yüzden temizdi ve bu yüzden tarih boyunca salgın hastalıklara sebebiyet vermedi.

Belki şaşıracaksınız, ama eski Avrupalının yıkanmayı sevmemesinin özünde dini bir taraf var.

Meselâ Hıristiyanlık önderlerinden Aziz Francis “Yıkanmamış vücut dindarlığın işaretidir” diyerek, yıkanan Hıristiyanları neredeyse “kâfir” ilan etmiştir.

XVI. yüzyılda Aziz Benedik ise “Banyoya, ancak bazı durumlarda izin verilebileceğini” söylemiştir.

Yani eski Avrupalının, “suya sabuna dokunmama” geleneğinin bir dini tarafı var. Avrupalılar dinlerinden uzaklaştıkça uygarlaştılar.

Tabii yıkanmadıkları için çok kötü kokarlardı. Sonunda Fransızlar parfümü icat etti. Fakat saraylardaki ve evlerdeki kötü kokularla nasıl baş edeceklerdi?

Çünkü Fransız Sarayı, dayanılmaz derecede kötü kokuyordu. Neden derseniz, Osmanlıların evlerde, saraylarda tuvalet yaptıkları tarihten yüz yıl sonra bile, sıradan evler şöyle dursun, Avrupa saraylarında tuvalet yoktu.

İhtiyaç leğenler vasıtasıyla (kralların-imparatorların leğenlerinin altından olduğunu söylemeye sanırım gerek yoktur) gideriliyordu. Sonra bu leğenler hizmetçiler tarafından sarayın penceresinden sokağa boşaltıyordu. Pisliğin kafalarına dökülmesinden korunmak isteyen Fransızlar ise saray bahçesinde şemsiye ile dolaşmak zorunda kalıyordu. Kaçınılmaz olarak da sarayları koku götürüyordu…

Dolayısıyla öğleden önce saraya hiçbir elçi kabul edilmiyordu. Ancak tüm pencereler açılıp ortam iyice havalandırıldıktan sonra, elçi kabulüne başlanıyordu. Bu ihtiyaç da oda spreyinin icadını getirdi. 

Google+ WhatsApp