Bitirememek ya da hiç başlayamamak

Bitirememek ya da hiç başlayamamak


 

 

 

İnsanın kendi içine doğru bir derinlik kazandırması gerekiyor bir şekilde kendine. Bunu yapmazsa, dünyanın üstüne yığdığı ağırlıklardan kaçıp kurtulabileceği hiçbir yer kalmıyor ve çaresizce eziliyor o ağırlıkların altında.

“Ne dersek diyelim, ne iddia edersek edelim, dünya gerçekten çekip gitmeden çok öncesinde terk ediyor bizleri. Daha önce de en çok meraklısı olduğumuz şeylerden, günün birinde artık gitgide daha az söz eder oluveririz, ille de konuşmak gerektiğinde zorlanırız. Hep kendi sesimizi duymaktan gına gelmiştir. Kısa keseriz. Vazgeçeriz. Otuz yıldır konuşuyoruzdur zaten. Haklı çıkmayı bile umursamamaya başlarız. Zevkler arasında kendimize ayırdığımız o küçük yeri bile koruma arzusunu yitiririz” diyor Louis Ferdinand Celine, ‘Gecenin Ucuna Yolculuk’ta.

Ayakta dursunlar diye inşa ettiğimiz, başımızı sokalım diye yükselttiğimiz bütün binalar sarsılıyor temellerinden yaşadıkça. Çünkü onlar dünyaya maruz kalıyor sürekli; dünyanın karına, boranına, rüzgarına... Aramızda dolaşmasına mani olamadığımız yalana dolana... Tabiatı üzere bir görünüp bir kaybolan bin bir türlü faniliğe... İnsanın, hayat kendisine dokunmasın, örseleyip eskitmesin diye kendini saklayabileceği bir yer yok yeryüzünde. Tutunacağı şeyleri içinde arayıp bulmalı insan... Yeryüzünü an be an tüketen o faniliğin giremeyeceği o yerde...

“Hayatımızdaki hemen her şeyin şu kuru bir yapraklar gibi sararıp kuruduğunu, ufalanıp dağıldığını fark etmemek imkansız” dedi yaprak döken ağaçlara bakarak. “Üstelik insan mevsimleri sadece bir kere yaşıyor” diye ekledi sonra.

Belki sadece ufuklara değil, daha uzaklara bakmak lazım. Belki sadece sesini aşikar eden olan şeyleri değil, sesini saklayan şeyleri de işitmek lazım. Belki sadece kitaplarda yazılanları değil, alınlarda yazılanları da okumak lazım. Belki sadece hayatın akışına değil, nabızların atışına dikkat kesilmek lazım. Belki sadece dünyanın yüklerinden değil, zihnin ağırlıklarından da kurtulmak lazım. Belki sadece plan program yapmayı değil, hayal kurmayı denemek lazım. Belki sadece ilişkide olmaya değil, sevmeye başlamak lazım. Belki sadece almayı değil, hesapsızca vermeyi göze almak lazım. Belki sadece bilmeyi değil, anlayabilmeyi istemek lazım. Belki sadece bitecek diye değil, hiç başlamayacak diye korkmak lazım.

“İç içe geçen yaşamlar vardır. El örgüleri gibi. Bu örülen giysi sizin sırtınızda da olabilir, karşısındaki bir insanın sırtında da. Renk renk motifler. Ya da düz, hangi motif nerede başlıyor, nerede bitiyor çıkaramadığınız. Ama bir yerinden çekip koparmaya bakın... Örgü sökülür, eğer sararsanız adına çile denilen bir yumağı oluşturur” diye yazmış ‘Kalanlar’da Tezer Özlü.

Sahip olduğumuzu düşündüklerimiz bizden hiç ayrılmasınlar, hiç kopmasınlar, uzaklaşıp bizi hiç kendilerinden mahrum bırakmasınlar diye o kadar kenetliyoruz ki kollarımızı etraflarında, o kadar sıkı sıkıya kavrıyoruz ki çevrelerini, o kadar sıkıyoruz ki, hava alamıyor, nefes alamıyor, boğulacak hale geliyorlar. Her şeyi kendine isteyen, sevginin nice marazi hallerini üretiyor farkında bile olmadan. Bazen sevmek, bitmesine izin vermektir oysa yaşanmakta olanın, bazen kolları gevşetmektir, bazen bir kuş gibi savunmasız görerek gökyüzünün genişliğine bırakmaktır sevdiğini, kanatlarını kırmadan.

“Bitecek korkusu” diye geçirdi içinden beyaz saçlı adam, “bir çok şeyi gerçekten bitiriyor.”

 

 

Google+ WhatsApp