Birkaç değini

Birkaç değini


Birkaç değini

 

 

Bu sene Ramazan ayına özel yayınlar arasında en izlemeye değer, en özel, en dokunaklı yayını ‘tvnet.’ gerçekleştirdi. Diğer kanallar her yılın uzatılmış bir tekrarını yaparken, ‘tvnet.’ 2016 Ramazan ayındaki Kudüs yayınlarının ardından bu yıl da iftar saatini Endülüs’ten yaptığı yayınlara ayırdı. Ömer Lekesiz’in hem konuklarıyla gerçekleştirdiği söyleşiler hem de Endülüs şehirlerinin tarihi noktalarından aktardığı anekdotlar hepimizi zenginleştirdi. Aynı zamanda duygulandırdı da... Emeği geçenleri kutluyor ve kendilerine bu istisnai yayıncılık gayretleri için özel olarak teşekkür ediyorum.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Endülüs şehirleri, bu kadar uzağındayken bile kendimizi çok yakın hissettiğimiz şehirler... Bu uzaklık sadece mesafelerle ilgili bir uzaklık değil üstelik; biz bugün Endülüs dediğimizde, geriye pek azı dışında izleri kasten yok edilmiş bir büyük medeniyetin burun kemiklerimizi sızlatan, boğazlarımızı düğümleyen aziz hatırasından söz etmiş oluyoruz. Geriye kalan o pek az izle bile ihtişamını, estetiğini, derinliğini bize aktarabilen Endülüs, bizim için tabir yerindeyse bir ‘kayıp ülke’ artık. Ama öyle olmamalı, Endülüs aklımızda mıh gibi çakılı durmalı. Bu aziz hatırayı yaşatmak, Endülüs iklimini yeniden soluklamak için bizlere bir vesile sunan ‘tvnet.’in yayını bu yüzden çok değerli...

...

Ülkede ve dünyada neler olup bittiğinden haberdar olmak için sanal haber mecralarında, haber sitelerinde, gazetelerin web sayfalarında dolaşanlar, kendilerini zorlu, sabır gerektiren ve çoğu zaman insanı isyan ettiren bir maceraya atmış oluyor. Çünkü iyi kötü haber denen herhangi bir şeye ulaşmak gerçekten çok zor... Dakikalar boyu haberin izini sürerek dev bir labirentin içinde dolaştıktan ve sayısız defa yolunuzu kaybettikten sonra şansınız varsa habere ulaşıyorsunuz. Bu dijital ortamları kuran ve yönetenler, sadistçe zevklere sahip olmalı... Bu tipler, nedense artık, haberleri saklamak için o kadar büyük bir gayret gösteriyor ki, haber peşinde o mecralara gelen insanlardan nefret ettiklerini düşünebilirsiniz. Merak ettiğiniz bir haber için matruşka bebekler gibi kat kat onlarca yeni sayfa açmanız gerekiyor, nihayet habere ulaştığınızda da çoğu zaman orada sizi, merakınızı giderecek doyuruculukta bir cevap bekliyor olmuyor. Bu sanal sayfaların büyük bir kısmı, hiçbir tarafıyla haber niteliği taşımayan, merakınızı celbedeceği düşünülen ıvır zıvırla dolu... “Yıllar bilmem kime hiç acımadı” gibi, “Yoksulluk içinde yapayalnız öldü” gibi gerçekten insanlıktan uzak, kaba zevzeklikler, televizyon dizileriyle ilgili lüzumsuz malumat, her şeye iyi geldiği iddia edilen zarzavat notları, insanların başına gelen felaketlerin videoları, meşhurlarla ilgili abuklamalar... Oradan buradan çıkarak açılan ve insanı fazlasıyla sinir eden reklam pencerelerini (pop-up deniyormuş galiba) hiç söylemiyorum. Onlarla başa çıkmak için gençliğinizde epeyce pinpon oynamış olmanız lazım, aksi halde bu reklam servislerini kırıp asıl meseleye gelmeniz kabil değil. İnternet denen şeyin aslında bir sektör olduğunu biliyorum, bir yerlerden para kazanmanın gerekli olduğunu da...

Ama meselenin görünen köyü o ki, insanlar olan bitenden haberimiz olsun diye geldikleri bu mecralarda şaşkına döndürülüyor, zıvanadan çıkacak hale getiriliyor. Sıradan insanlar haberdar olma ısrarından vazgeçsin de hiçbir şeyden habersiz yaşasın diye mi yapılıyor yoksa bunca icat? Ben cevabı biliyorum da, yine de soruyu sormak lazım!

...

Gazetecilik mektebine gittiğimizde bir temel ilke olarak medyanın gerçeğin peşinde olduğunu söylemişti hocalarımız bize. Şimdi herkesin kendi medyası var, yani herkesin kendi gerçeği var. Birbiriyle çatışıp duran bunca gerçeğin içinde sersemlemiş halde yaşayıp gidiyoruz. Ve asıl gerçeğin ne olduğu da pek kimsenin umurunda değil artık!

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp