Bireysel, Ama Sanal Alemde Sosyal

Bireysel, Ama Sanal Alemde Sosyal

Hızla gelişen ve aynı hızla değişen teknolojinin yarattığı sanal dünya, reel hayattan insanları koparıp internet üzerinden dijital olgularla sanal-sosyalleşmeyi hızlı bir şekilde gerçekleştirmektedir. Reel hayatı aratmayan bu dünyada her şey sanaldır; bu âlemde gündem

Bireysel, Ama Sanal Alemde Sosyal

 

Hızla gelişen ve aynı hızla değişen teknolojinin yarattığı sanal dünya, reel hayattan insanları koparıp internet üzerinden dijital olgularla sanal-sosyalleşmeyi hızlı bir şekilde gerçekleştirmektedir. Reel hayatı aratmayan bu dünyada her şey sanaldır; bu âlemde gündem, güncel paylaşımlar, iletişime geçilen kişilerin ve ilişkilerin birden fazla kimlikleri ve kişilikleri var. Kendi gerçek kimliğinden sıyrılıp başka kimliklerle kamufle olmanın getirdiği bir rahatlık da var. Bu yapay, sorunlu, belirsiz, kimlik ve kişilik geleceğimiz açısından iyi sinyaller vermemekte, bu kimlik/kimliksizlik insanımızda huy haline gelir ve bu oluşum böyle devam ederse, gelecekte çok büyük tehlikelere ‘gebe’ gibi görünüyor. Kimlik karmaşası yaşayanlar hayalleriyle baş başa kaldıklarında ancak kendileri olabiliyorlar. Çünkü gerçek hayat bu kadar çelişkiyi kaldırmaz/kabullenmez. Onun için bu tipolojiler yalnızlaşmak, sanal alemde hayalleriyle baş başa kalmak ister. Nihayetinde hayalde bir sanal alemdir…

Toplumsal bir vakıa olarak, gün geçtikçe yalnızlaşan, kabuğuna çekilen, toplumsal ihtiyaç yönünü (sosyal) sanal âlemde gidermeye çalışan bir halimiz var.  Kahir ekseriyetimizin de burada geçirdiğimiz zaman süreci içerisinde muarız kaldığımız evirilme, aşınma ve yozlaşmanın pek farkında değiliz gibi. Sosyal medyada çok aktifiz, fakat reel hayatta karşılığı olmayan ilişkilerimiz var, birçok insanı tanıdığımızı zannediyor, ilişki kuruyoruz. Ne huyunu/ahlakını, nede karakterini biliyoruz. Ne iş yapar, derdi sıkıntısı, sevinci hüznü, toplumdaki yeri ve en önemlisi de bu yüz gerçekten ona mı aittir… yüz yüze görüşüp, sıcak ilişkilerle bir tanışıklık olmadığından, bu yapay ilişkiden dolayı organik bağ da kurulamıyor, böylelikle de cemaatleşmeye, toplumsallaşmaya giden yolların/oluşumların önü kesilip tahrip oluyor. Dönüştürmemiz gerekirken, dönüştü (rüldü) ğümüzün, kimliklerin, dejenere olup yerle yeksan olduğunun farkında mıyız?..

Bireysellik ve yalnızlık tüm dünyanın gündemini meşgul eden sorunlarından bir tanesi. Bu sorun bencilliği, narsisim ve egoizm vebasını da beraberinde getiriyor, bu hastalık her geçen gün hızla yayılıyor. Gerçek hayatta yalnızlaşanlar, sanal âleme sığınıyor. Özellikle son yıllarda internetle bağ kurabilen tablet ve akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte, kişinin kendisiyle baş başa kalacağı zamanı bile ortadan kalkmış durumda. Bu olgular adeta vücudundan bir uzuv gibi, hatta vücudunun uzuvlarından daha fazla ihtiyaç duyup kullanır halde. Kendinize veya etrafınızdaki insanlara bir sorun; ‘telefonsuz kalmak nasıl bir şey, onsuz yaşayabilir misin?’ Bu bağımlılıktan da daha öte bir şey! Bu patoloji, kişiyi çevresinden/toplumdan/cemaatından uzaklaştırıp yalnızlaştırmakta. Ne yazık ki, bu tür kişiler hastalığının farkında da bile değil, çünkü şifasını yine orada bulacağını zannediyor, içe kapanıp, içten içe eriyor, tek boyutluluktan, birçok kimlikle yaşayarak, sanal olarak dejarz oluyor. Modern dönemde insanlar iki yüzlüydü, post postmodern dönem de ise kişilikler sanallaştı birçok yüzlü.

Sosyal/sanal medya insanların hayatında o kadar yer kaplıyor ki, onsuz yaşamak imkansız gibi. Kimilerinin dünyalarını karartırken, kimilerine umut olmakta, kimileri evlenip yuva kurarken, kimilerinin yuvası yıkılmakta, kimilerini kazandırırken kimilerini de iflas ettirmekte. Birebir iletişimden, iş hayatına, bilgi edinmeden, günlük politikaya, hatta devletlerin uluslararası ilişkilerine varıncaya kadar bu ağ üzerinden ‘tiwitlerle’ iletişim kurularak kamuyu oluşturulmakta…

Biz Müslümanlar, hayatın bu kadar vazgeçilmezi haline gelmiş bu alanı nasıl kullanmalıyız? Sosyal medyayı nasıl ve ne için kullanacağının bilincinde olanlara elbette sözümüz yok.  Allah’a hamdolsun dinimiz bize bu konuda da elimizden tutup yol göstermektedir. Dolaysıyla mümin bu konuda da bilinçli davranır, zamanını doğru değerlendirir, sanalda da işlenenin/yapılanların yok/sanal sayılmayacağını, her söz ve fiilin amel defterine kaydedildiğini, sürekli izlenildiğinin de farkındadır. “Gözler O’nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (En’am 103)

Bu çağın iletişim araçlarından bir tanesi de internet üzerinden oluşturan sanal iletişimdir. Biz Müslümanlar bize verilen elimizdeki her türlü imkanın, imtihan olduğuna inanır ve sahip olduğumuz her şeyden hesaba çekileceğimizin bilinciyle davranır/kullanırız. Bu bağlamda internet üzerinden ‘sanal’ da bir imtihandır. Gün itibariyle internet insanların birçok işlerini kolaylaştıran, bir tıkla birçok (lüzumlu/lüzumsuz) bilgiye ulaştıran, uzakları yakın kılan, insanları tanıştıran bir araç konumundadır. Her isteyenin istediği gibi kullanmasından dolayı birçok sorunu da beraberinde getirmektedir!.

İslam her konuda dengeli/vasat olmayı tavsiye etmektedir. Dolayısıyla teknolojiyi de doğru ve ölçülü kullanmak gerekir. Sorumluluk bilinciyle hareket eden, helale, harama dikkat eden, mağrufa uyan, akıntıya kapılmadan kişiliğini, kimliğini koruyan, Allah’ın kullarına hakkı ve hakikati ulaştırmada vesile bilen, İslam ahlakından ödün vermeyen, Müslümanca örneklik/şahitlik sergileyenler ve sanaldan reele geçiş yapabilenler olumsuz eleştirilerden elbette varestedirler.

Biz Müslümanlar cemaat toplumuyuz bireysellik bizim zihin kotlarına terstir; Tek başına olmak, yalnızlaşmak ve sadece kendisi için yaşamak İslam açısından doğru bir tercih değildir. Biz bir ümmetiz/cemaatiz dolaysıyla birbirimize muhtacız. Sorumluluklarımız sadece kendimizle sınırlı değildir, kendimizden başlayarak kainatta var olan her şeyden sorumlu olduğumuz gibi, kendi türümüz olan insanlardan da sorumluyuz; eşimize, çocuklarımıza, ana babaya, yakın uzak akrabaya, yoksula, yolda kalmışa, borçluya, yetime, zalimin zulmünden muzdarip olan mazluma ve ila ahir. Gücümüz nispetinde her alan ve konumda sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız. Bunların bir kısmı birey olarak yerine getirilirken, bir kısmı da organize topluluk olarak yapılmak zorundadır. Birey olarak yapılması gerekenler de pek sorun yok gibi, şu an herkes de bunu teşvik etmekte. Bireysel davranış bir noktaya kadar anlaşılabilir, esasen bundan sonra olması gereken; siyasal bilince sahip, bireyden cemaate, cemaatten organize topluluğa ve oradan da devlete giden yolda sosyalleşmek gerekir. Buna itiraz edip ‘ben bu oluşuma katılmıyorum, tek başıma, birey olarak yaşayacağım’ diyemezsiniz. Çünkü Müslüman bireysel olamaz. Bireysellik, modernizmin bizlere bulaştırdığı hastalıklardan bir tanesidir. Bu hastalığımız nedeniyledir ki, emperyalizm bizi, parça parça edip yutmakta, onurumuzu zedeleyip paryalaştırmakta, bizi birbirimize kırdırıp, bütün değerlerimizi yağmalamaktadır. Bu zalimleri ve despotları organize/devlet olmadan nasıl karşı duracak, engelleyeceksiniz? En basitinden üç kişi bir araya gelse organize olmak zorunluluğu vardır. “Üç kişi yolculuğa çıktıkları taktirde, başlarına aralarından birisini emir tayin etsinler.” (Ebu Davut, 2241) Diye buyurduğu söyleniyor Allah resulünün.

Eşyanın tabiatı, birden fazla bir şeyin bir arada olması onun düzenli/organize olmasını gerektiriyor. Bu bağlamda biz Müslümanlarda organize/emir komuta zincirini en güzel anlatan eylem, cemaatle kılınan namazdır. Diğer işlerimizde de eğer namazdaki gibi organize olabilsek bizim sırtımızı kim yere getirebilir ki?  Bir komutla (tekbirle) kıyama duran-rukuya-secdeye varan… tadili erkanına uyduğunda uyulan, yanlış yaptığında, unuttuğunda, arkasında ‘uyanık’ duran cemaat tarafından “suphanallah” diyerek yanıldığı/eğrildiği yerde düzeltmek de onlara düşmektedir. Dolaysıyla bizden olan ‘emir sahipleri’ hakka uyduğu müddetçe ona itaat eder, haktan ayrıldı mı da ikaz eder düzeltiriz.

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 59) Bizden olan emir sahipleri, bize Allah’ın indirdiğiyle hükmettiği sürece ona itaat ederiz. Çünkü biz bu akit üzere onunla bey’atlaşırız. Haram işlemediği sürece de ahdimizden dönmeyiz.  Bundan dolayıdır ki, inancımız bize  itaat etmeyi ve organize olmayı emrediyor. “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Al-i İmran 104) Toplumda İslam’ın hükümlerin uygulanması, cezai müeyyidelerin yerine getirilebilmesi için organize bir topluluk/devlet olmak zorunluluğu vardır. Aksi takdirde bu bağlamda hüküm içeren ayetleri hayatınızda tatbik edemezsiniz…

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, mümin bireysel olarak yaşayamaz. Sanal âlemin yalancı memesiyle de kendini avundurmamalıdır. İnsan tek başına kendi kendine yeten bir varlık da değildir. Bu nedenledir ki, eksiklerimizi, noksanımızı bir başkasıyla tamamlar/gideririz, ‘akıllı insan başkalarının aklından da istifade edendir’ düsturunca, bu yönümüzle de acizliğimizin farkında oluruz. Dolaysıyla, birbirimize danışmak zorunluluğumuz vardır. Ey Müslümanlar! Kâinat bize, biz de birbirimize muhtacız…

Vesselam

 
muhammed celil
iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp