Bir western hikâyesi

Bir western hikâyesi


Bir western hikâyesi

 

 

Trump ile John Wayne arasında bir benzerlik var mı? Fizyonomik olarak benzemedikleri muhakkak. Ama nedense, Trump’ı her izleyişimde, çocukluğumda mebzûl miktarda seyrettiğim siyah-beyaz kovboy filmlerinden sahneler üşüşüyor zihnime. Ve illâ ki John Wayne... Meselâ bir Clint Eastwood, bir Terence Hill değil… John Wayne’i bu yakışıklı Holywood aktörlerinden ayıran aleladeliğiydi. O, karizmatik Clint Eastwood gibi bir yakışıklılık ikonu değil; sıradan Amerikalıların vasıflarını toplamış bir figürdü. Belki de biraz çirkindi. Ama hiçbir zaman “Çirkin”in karşılığı olarak Lee Van Cliff değildi. Hafif tertip bir sempatiklikle çirkinliğinin üstesinden geliyordu. Uzun boylu değildi. Ama bir Danny Devito da sayılmazdı. Ne şişman, ne de zayıftı. Ama hafif bir tombulluğu vardı. …Evet, asla uçlarda yeri yoktu. O tam bir “sıradan”dı.

 

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


John Wayne’i beyaz perdede dikkât çekici kılan tarz-ı tavrıydı. Husûsen o yan yan yürüyüşü... Ağzında ufalmış sigarası... Sarhoş mu, ayık mı olduğu belli olmayan halleri... O kısık gözlerinde çakan ve kötülerin oyunlarını boşa çıkaran cinlikler… Kaba ama dürüst... İş kavgaya geldiğinde bilekli; ama çoğu defa suskun, ifâdesiz ve ve utangaç… Câhil ama iyi… Nasıl oluyorsa?

Tahmin ediyorum ki, John Wayne, Amerikalı seçkin orta ve üst sınıfları utandırmıştır. John Wayne filmlerini seyreden seçkin Amerikalılar bunu biraz da “gırgırına” yapmışlardır. Ama kâhir ve vasat Amerikalıların, John Wayne’de kendilerini bulmuş oldukları âşikâr. Çok seyredilmesi, o kadar gişe yapması da bunun ıspatı olsa gerekir.

Vücûtları ABD’de, ama rûhları Kanada veyâ Evropa’da dolaşan Hollywood seçkinlerinin Trump’a köpürmeleri, aslında, zamanında gırgırla geçiştirilen; alınması gecikmiş bir John Wayne hıncıdır. Evet Reagan da bir utanç nesnesiydi. Ona da kızanlar vardı. Ama bu nihâyetinde bir siyâsal hesaplaşmaydı. Silâh sevmeyen, NRA, yâni Ulusal Tüfek Birliği’nin kapatılmasını isteyen, muhtemelen Demokrat meşrepli olan -veyâ böyle olmayı yıldız olmanın farzı sayan yıldızlardı Reagan’a kızan. Ama bu kızgınlığın kültürel bir karşılığı yoktu. Reagan klâsik (clear-cut) bir Cumhûriyetçiydi. Severdiniz veyâ sevmezdiniz. Alkışlar veyâ kızardınız. Ama nefret etmezdiniz. Trump ise, klâsik Cumhûriyetçileri bile zaman zaman kızdıran bir figür olması hasebiyle; Demokrat kamuoyunda bambaşka bir değerlendirmenin konusu.

Reagan, apaçık olarak kovboy aktörlüğünden türeme bir başkandı. Yakışıklı, yurtsever, kahraman, adamacı… Ama John Wayne farklı; yakışıklı değil. O sıradandı... Kahramanlığı bile sıradan… Onun büyüsü kahramanlığı değil; bunu bile sıradanlaştırmasıydı aslında...

Sıradanlık, ele geçirilmesi, başedilmesi en zor bozgunculuk türüdür. Bir defâ, en gelişmiş, çoğulcu ve bireyselleşmelere en açık demokrasilerde bile, şu veyâ bu derecede pohpohlanır.. Burjuvaların bataklığıdır sıradanlık... Târihsel aristokrasilere cephe açarken basacakları başka bir zemin yoktur. Ama bir zaman sonra bu cıvık zemin herkesi içine çeker. O kadar çok karşılığı vardır ki, bir yerden sonra öznesine ulaşamaz hâle gelirsiniz. Hattâ içten içe kendinizden bile şüphelenirsiniz... Renksiz ve kokusuzdur. İfâdesiz bakışlarla gözünüzün içine baka baka bozar. Ve sizin eliniz kolunuz bağlıdır. Kızarsınız, yetmez... Nefret edersiniz, ağız dolusu küfür edersiniz… Öznesi kaybolunca, yâni “herkes” olunca; bu defâ temsil merciilerine dikersiniz gözünüzü. Evet, belki de orada kıstırabilirsiniz sıradanlığı. O “Beyaz Perde”de gırgırına John Wayne; siyâsal perdede ise ölümüne nefretle Trump’dır...

Trump vasatlaşmanın içinden geldi. Dünyâya ağır bedeller ödetmeye başladı… Daha da ödetecek görünüyor… Vasatlık elbette berbat bir şey. Ama seçkincilik temelindeki vasatlık nefreti daha da berbat. Vasatlığa karşı çıkmak, vasatlığı insanlığa yakıştıramama kaygısıyla başlarsa manâlı olabilir... Yâni insandan kopuk olmamalıdır seçkincilik. Seçkinciliğin en berbat tarzı; imtiyaz elde etmekle ilişkili olanıdır. Aslında bu varlığını da sıradanlığa borçlu olan, sütünü sıradanlığın memelerinden sağan bir seçkinliktir. “Vasatlık olmalı ki, ona karşı geliştirdiğim hınçla, yâni pek az zahmetle seçkinlik pâyesi elde edebilelim” demektir bu… Vasatlaşmadan şikâyet edenlere bir bakalım: Hangisi taşın altına elini koymuş? Seçkincilik her zaman tecritçi oldu ama târihinde bu kadar gettolaşmadı... Sâdece vasatlaşmaya kızarak varolmak bir tarz lümpenliktir. Bu tarz ontoloji, geçen asırlarda kendi geliştirdikleri toplumsal sorumluluk geleneklerinden tamâmen uzaklaşmış, kendi içine kapanmış bir orta sınıfın çürük ontolojisi. (“Sosyal sorumluluk projesi“ gibi nevzuhûr soğuk buluşlar, sanki orta sınıfların diğerkamcılığı devam ediyor düşüncesini doğursa da; bence tam tersine; bu kopuşun göstergesi.) Ontoloji bile değil; ontik belki… Bu, orta sınıfları damgalanmaktan en fazla çekindikleri bir noktaya; homofobik olmaya doğru itiyor. Eşcinsellere, farklı etnikliklere, hayvanlara, kültürlere karşı homofobiyle mücâdele eden yeni orta sınıflar, en sonunda vasatlık perdesinde homofobiye zirve yaptırıyorlar. Daha beterini de söyleyeyim: vasatlaşıyorlar…

Bu gerilim devâm edecek olursa, John Wayne ve vasatlık kazanmaya devâm edecek. Trump belki gider, ama başka bir Trump gelir.

Kurban Bayramınız mübârek olsun.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp