Bir soru bir hasbihal

Bir soru bir hasbihal


Bayram gününde dijital-kripto para hakkında yazmanın âlemi yok, onu erteleyelim de daha uygun bir soruyu hasbihal konusu yapalım.

Daha kâmil kulluğa talip bir Müslüman soruyor:

Salgın ile ilgili şu günlerde işsiz kalan, sıkıntı çeken, işinden olan birçok insan görüyorum. Şükürler olsun biz evimizde yiyeceklerimizi alıp kitap okuyarak ya da çalışarak vakit geçirme imkânına sahibiz. İşte bu imkân beni çok düşündürüyor hocam. Ben mükemmel bir Müslüman değilim. Hatta kendime, Müslümanlığıma bakıyorum Rabbim ne kadar rahmet sahibi ki hiç hak etmediğim halde şu sıkıntılı zamanlarda bana bu imkânları sunuyor diye düşünüyorum. Vakti zamanında çalıştım çabaladım okudum uğraştım bunları hak ettim Rabbim de bana bu imkânı sağladı diye düşünsem biliyorum ki doğru değil. Çünkü çok çalışan yorulan çalışmaktan canı çıkan insanlar da işsiz kaldı sıkıntı çekiyor. Ben o insanlar kadar çalıştığımı düşünmüyorum. Çok iyi bir kulum, bunu hak ettim desem benden katbekat daha fazla kulluk yapan insanlar var onlar da işsiz kaldı sıkıntı çekiyor. Rabbim şansa beni seçmiş olamaz. Mutlaka olanda bir hikmet var ve benim için bir sınav var. O zaman bu sınavı geçmek için kulluğuma bakmalı kendimi düzeltmeli ve yapabildiğim kadar etrafımdaki insanlara yardım etmeliyim diye düşünüyorum. Bu bağlamda hareket etmeye gayret ediyorum. Fakat hocam yaptıklarım bana yeterli gelmiyor. Yani kulluğumu üst seviyelere taşımakta zorlanıyorum. Namazımı düzeltmeye çalışıyorum bakıyorum bozuluyor sonra yine düzeltmeye çalışıyorum. İyi olmayan huylarımı değiştirmeye çalışıyorum, sonra yine bozuluyor yine düzeltmeye çalışıyorum. Velhasıl kulluğumu üst seviyeye taşıyamıyorum. Zor durumda olanlara yardım edeyim diyorum ne kadar yardım etsem kendime bir şey bırakmayayım desem de bana yaptığım yardım yeterli gelmiyor.

Sahabe efendilerimiz aklıma geliyor bende bir şey kalmadıkça yaptığım şey yardım olmaz diyorum. Bir yandan ailem var o yüzden hepsini nasıl yardıma aktarayım diyorum. Sonra bu düşünceden dolayı kendime kızıyorum. Bu durum çerçevesinde ne yapmam nasıl davranmam nasıl düşünmem gerektiği hususunda tavsiyelerinizi almak isterim…

“Allah (c.c.) Müslümanların zengin olmasını ya da rahat bir yaşam sürmesini doğru bulmuyor mu?” şeklinde sorular aklıma takılıyor. İyi bir Müslüman olmanın şartı dünya nimetlerinden faydalanmamak mıdır? Bunun ölçüsü nedir? Bir Müslüman olarak nasıl davranmalıyız? Nasıl düşünmeliyiz bu konuda hocam?

Cevap

İnsanın “nefs”i, her bir ferde ait yaratılmış ruhudur, baki kalacak olan da budur. Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen ruh, her bir ferde ait olan ruh değildir, o ilâhî bir sırdır, her birimize ait olan ruh (nefis) ile de ilişkisi vardır; nefislerimizi mâsivâdan Allah’a çekme görevini ifa eder. Nefsimize musallat olan insan ve cin şeytanları da onu (nefsimizi, ferdî ruhumuzu), Allah’tan uzaklaştırmaya, fani olana âşık olup kendini zayi etmeye çeker, zorlar, bunun için bin bir tuzak kurar, kapılar açar.

Evet, Kur’ân-ı Kerim her birimize ait olan, dünya hayatımız sona erdikten sonra da bedenimizi terk edip Allah’ın murad ettiği yerlerde ve murad ettiği yapı içinde varlığı devam edecek olan ruhumuza “en-nefs” diyor.

Bu nefse hitap ediyor, onu eğiterek güzel kul haline getirenlerin kurtulacaklarını, kirlenip yolunu sapıtanların ise ziyana uğrayacaklarını bildiriyor. İnsanların, Hz. Peygamberin rehberliğinde yürüyen ve O’nun eğitim vazifesini karınca kararınca üstlenen ümmetin mürebbîlerine teslim olarak eğitim ve öğretim görmeye devam etmeleri gerekiyor. Bu eğitimi almamış, kendi başına buyruk nefislere Kur’ân “emmâre” diyor ve bu nefislerin insanı kötülüğe çekeceği uyarısında bulunuyor.

Kusurunun farkında ve bu yüzden dertli olan, bir üst mertebeye çıkabilmek için çabalayan, nefse karşı cihad eden kullarının nefislerine “levvâme” diyor, bunun da önemine dikkat çekmek için üzerine yemin ediyor.

Nefs-i levvâmenin cihadı, büyük-ilâhî ruhun çekimine kapılarak ilâhî ilhamın ışığında yol almaya başlamasıyla zafere eriyor ve nefis “mülheme/mülhime) oluyor.

Bu dünyaya geliş ve mevcut donanımla yaratılışın hikmeti bu nefis-ruh yolculuğunu yaşamak, zaferini hedeflemektir. Yolculuk iman ve güzel amel ile devam ederek nefis mutmainne (huzura ermiş), râzıye (Allah ile ilişkisinden hoşnut) ve merzıyye (Allah da bundan hoşnut) mertebelerine tırmanıyor; işte o nefse-ruha Allah Teâlâ şöyle hitap ediyor:

“Ey mutmain nefs (imanın huzuruna kavuşmuş insan)!/ Sen O’ndan razı, O da senden hoşnut olarak rabbine dön. /Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. /Cennetime gir” (Fecr: 89/27-30).

Allah Teâlâ, rızasını elde etmek için elinden geleni yapan kullarını bunun yollarına ileteceğini vadediyor (Ankebût: 29/59).

Bir kutsi hadiste de heyecan verici müjdeler var; buna göre:

Kul Allah’a farz ve nafile ibadetlerle yakınlaşmaya devem eder, sonunda kendi irade ve organları Allah’ın irade ve rızasında fani olur; yani nefis-ruh mutmainne, râdıye ve merdıyye mertebelerini elde eder.

İnsanlar Allah’a kulluk (iman, ihsan, ihlas) bakımından farklı derecelerde bulunduklarına ve günahta ısrar etmeyenlerin de cennete yollarının açık olduğuna göre her bir kulun, kendi derecesinde yaşayarak buna uygun vazifelerini yapması, bir üst dereceye imrenmesi, gıpta etmesi, oraya yükselmek için gayret etmesi, fakat bunun bir süreç olduğu bilinci içinde halinden mutsuz olmaması, şükretmesi gerekiyor.

Allah’ın ve Peygamberimizin razı olduğu bilinen sahâbe olsun, daha sonraki nesillerin örnek insanları olsun hepsi aynı kulluk (kemâl) derecesini paylaşmış değillerdir. Hepsi Allah’ın makbul kulları olmakla beraber kimi zengin kimi fakir, kimi hasta kimi sağlam, kimi israfa kaçmadan refah içinde kimi helâl bile olsa dünyadan nasibini asgariye indirerek, kimi zorunlu ihtiyacından fazlasını dağıtarak, kimi zekâtını, fitresini, nafakayı verip, bir miktar hayır ve hasenat da yaptıktan sonra kalan servetini elinde tutarak… yaşamışlardır. Her derecedeki kulun taşıyabileceği yük vardır; bu kulun bakmakla yükümlü olduğu çevresi için de durum böyledir; taşıyamayacağı yükün altına girmek sakıncalıdır; pirince gideyim derken evdeki bulguru kaybetme tehlikesi vardır.

Allah Teâlâ kulları hakkında en iyi ve faydalı olanı yaratmak, vermek mecburiyetinde değildir; ama mecbur olduğu için değil de rahmetinden, lütûfkârlığından dolayı böyle yapar; bu sebeple herkes, kendi kusurundan kaynaklanmayan durumuna şükretmeli, uzun vadede bunun kendisi için hayırlı olduğuna inanmalıdır.

Yolculuğun azığı ve aracı okumak, düşünmek, ibadet, zikir, sabır, salih yol arkadaşları ve bulunabilirse kâmil eğitimcilerdir…

Korona yüzünden geçici olarak insanlarla aramıza mesafe koyuyoruz; asıl insan ve cin şeytanlarıyla aramıza devamlı mesafe koyma gereğini hatırlatarak Ramazan bayramlarınızı tebrik ediyorum.

Bir not

Camiler kapalı olduğu ve buralarda bayram namazı kılınamayacağı için dileyen kimselerin evlerinde, ailesiyle, hutbesiz bayram namazı kılmaları mümkündür. Namazın vakti güneşin doğmasını takip eden on beş dakikadan sonra başlar ve öğle namazının vaktinin girmesine kadar devam eder.

Google+ WhatsApp