Bir siyasal vodvil üzerine..

Bir siyasal vodvil üzerine..


Bir siyasal vodvil üzerine..

 

 

Son bir kaç gündür yaşananları âdetâ bir siyâsal vodvil seyreder gibi tâkip ediyorum. “Berberler” için söylenen tekerleme misâli; “bir gazeteci, bir gazeteciye” bir haber uçurmuş, “beri gel birâder, berâber müthiş bir gazetecilik olayına imzâ atalım” demiş... Artık havalandık; bir saçmalıktan diğerine uçuyoruz... Haberi alan “gazeteci” bir “gazetecilik refleksi” -ne demekse- göstererek haberi neşretmiş... (Bir soru: Gazetecilik refleks midir; değilse soğukkanlılık ve titizlik göstermek gereken bir iş midir? Her neyse...) İster istemez bu acar gazetecileri merak ediyorsunuz. Birisini gâyet iyi hatırlıyorum. İttifâkla Türk matbuat târihinin gelmiş geçmiş en büyük rezâleti olarak işâret edilen o meşhûr Tan gazetesini çıkaran, daha sonra da hiçbir şey olmamış gibi “ağır abi” rolüne bürünüp, muhalefetin amirâl gemisinin dümenine geçen bir zât... Şaka gibi, değil mi? Elbette, bulvar gazeteciliğinin varlığından haberim var. Kariyer tercihidir ve kimsenin kimseyi yargılama hakkı da olamaz. Kimileri ciddî gazetecilik yapmayı tercih eder, kimi de “bulvar gazeteciliği”ni... Tuhaf olan, senelerce bulvar gazeteciliği yapmakla kalmamış, bu türe yeni boyutlar katmış olan bir gazetecinin, bir anda “boyut değiştirip” senelerin ciddî gazetecisi havasında arz-ı endâm etmesidir. Ama daha vahimi, bu geçişin olağan karşılanmasıdır.

Bir şey dikkâtinizi çekiyor mu, bilmiyorum: Türkiye’de yaşlanmak hâlâ bir saygınlık kazanmanın en kolay yolu. Azıcık yaşlanan kim varsa “duayen” oluveriyor. Bu beyefendiye de duayen gazeteci diyorlar. Bunda bir tuhaflık olmadığı söylenebilir. Evet, duayen kelimesi, başlangıçta kıdemli diplomatlar için kullanılan teknik bir kelimeydi. Zamân içinde tekmil kıdemliler için kullanılmaya başladı. Derken, sâdece kıdem değil, ustalık da ifâde etmeye başladı. Nihâyet, duayenlik, yaşlanmanın, kıdem almanın kendiliğinden ustalaşmak manasına geldiği bir algı ve anlamdırmanın konusu oluverdi. Yaşlılara gösterilen hürmet, onlara sağlanan dokunulmazlık ve ayrıcalık ile tecrübesini ustalığa dönüştürmeye gösterilecek hürmet bizim kültürümüzde kolayca birbirine karışıveriyor. Yaşlıların kollanmasına ve korunmasına diyecek bir şeyim yok. Ama yaşlıların kendiliğinden değer kazanmasını âdil bulduğumu söyleyemem. Adâlet , hakkâniyet gibi ilkelerin yüzü suyu hürmetine geriplânlara bakmakta fayda var. Ama öyle yapılmıyor... Tan gazetesini çıkaran ve “basının kültürel yozlaşmasına” en büyük katkı yaptığı düşünülen birisinin “muhalefet” gazetesinin başyazarı yapılmasına herhâlde en fazla, “Türkiye’de liyâkât çöktü” diye hayıflananların karşı çıkması gerekirdi. Hayır öyle olmadı. Bu zât senelerdir yazıyor. Üstelik gazetenin “sermuharriri” olarak saygı görüyordu. Bir Allah’ın kulu çıkıp, “Yâhu bu adam Tan’cı. Ne işi var buralarda?“ demedi... Haydi “yaşlılara hürmetten” diyelim. Bu son kepâzelik ortaya çıkınca, daha başta; “Koca Şişe Ali’nin Karnına Nasıl Girdi?” , “Hem Hâmile, Hem Bâkire” gibi fantastik başlıklar atmanın kurdu olan bu zâtın eski alışkanlıklarının nüksettiği düşünülebilir, herkes bu haberi es geçebilirdi. Bu sûretle, günlerce harcanan enerji de korunmuş olurdu. Hayır, böyle de olmadı. Herkes bu haberin doğru olabileceği ihtimâlinden hareket etti. Bence esas vahim olan da buydu.

Uğur Yücel’in pek hoş anlattığı palavracı tiplerin sözlerinin peşine düşmek gibi bir şey bu. Köşk Emin, Teyo Pehlivan vb yerlerinde ağırdır. Çevreleri tarafından oldukları gibi kabûl edilir ve benimsenirler. Sevenleri onlara geniş bir alan açar. Onlar da uydurdukça uydururlar ve insanları eğlendirirler. Tan gazetesinde başlayan bir kariyer, eğer orada kalsaydı, bugün bu zâtı, gazetesiyle berâber, mütebessim bir şekilde hatırlardık; tıpkı Köşk Emin, hattâ tıpkı Sülün Osman’ı hatırladığımız gibi.

Şimdi isterseniz bir sağlama yapalım: Rahmi Bey Tan gazetesini çıkarmaya devâm etseydi ve bu “dedikodu” Tan gazetesinde yer alsaydı, bu kadar fırtına koparır mıydı? Hayır, değil mi? “Tan gazetesi işte; ne olacak, Sakallı Bebek haberlerinin yapıldığı bir gazete; gül, geç” derdik. Ama bu zat Sözcü’nün sermuharriri olunca kafalarımız karıştı. Hâlbuki, zarf farklı da olsa mazruf aynıydı.

Doğrusu, Rahmi Bey’in bir günah keçisine dönüştürülmesinden de rahatsızım. Amacım olayı şahsîleştirmek değil. Evet, Rahmi Bey durmasını bilmemiş, Zeligvârî bir manevrayla o “muazzam” geçişe imzâ atmış. Ama başka Zelig’lerin Rahmi Bey’e yüklenmesini de anlamakta zorlanıyorum. Hz. İsâ, recm edilmek istenen bir kadını kurtarmak için, yere bir ayna çizmiş; “ilk taşı içinizdeki en günahsız atsın” demiş; akan sular da durmuştu. Bunun Türkiye’de mümkün olamayacağını düşünüyorum.Türkiye, şifâhî recmlerin çok yaygın olduğu bir memleket. Eğer Hz. İsa, bu sözü Türkiye’de sarfetseydi, kimse durmaz; en başta da o aynayı kırarak, recmi tamamlarlardı. Belki de o zaman Hz. İsa, sözlerini tevil eder, “En büyük günahkârı arıyorsanız, en fazla taşı atana bakın” derdi. Kimbilir?…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp