Bir medeniyet yazısı

Bir medeniyet yazısı


Bir medeniyet yazısı

 

Suudî Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu'nda vukû bulan hâdise lâlettayin bir mesele değildir. Bu aslında bir moral düzeyde bir “medeniyet” krizidir. Bu izah açıklanmaya muhtaçtır. Başlayalım…

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Nedense insan zihnî, “medeniyet” kavramına “maddî “ ve “manevî” bir manâ yüklemek arasında bîkarardır. Medeniyete moral bir telos yüklemek, Batı Avrupa’nın; ağırlıklı olarak da 18.Asır'daki modern Fransız düşüncesinin zenaatı olmuştur. Bu bakış aslında medeniyete, ihtivâ ettiği normlar ve standartlar îtibârıyla târih üstü bir değer kazandırmaktadır. Târihle kayıtlı olmamak bizzat dinlerin iddiasıdır. Bu da kaynaklarının ilâhî olması münasebetiyle pekalâ anlaşılır mâhiyettedir. İlâhî hakikat iddiasının târih ve kültürel durumlarla kayıtlı olmaması ; hattâ doğrudan târihsel durumlara müdahale etmesi kendi içinde tutarlıdır. Ama modern düşünce dinlere şu veyâ bu derecede mesafe aldığı için başka bir yol aramış; bizzat târihin hasılatı olan ve referansları târihte olan medeniyete , o zamanlara kadar sâdece dînlerin ayrıcalığı olan bir değer yüklemiştir. “Medeniyetin evrenselliği” düşüncesi; evrensel Hristiyanlığın; dünyânın medenîleştirilmesi projesi de “dünyânın Hristiyanlaştırılması" projesinin yerini almıştır. Aydınlanma işte tam da budur.

Aslında “medeniyet ethosu”, bir bakıma din savaşlarından bıkan ve bu uğurda çok şey kaybeden Avrupa’nın gerilimlerini boşaltacak; aradığı barış ortamını sağlayacak bir sigorta gibi gözükmüştü. Ama zaman içinde Batı’nın sömürgeci siyâsetlerinin ajandası hâline geldi. Gayrı medenî bir dünyânın medenîleştirilmesi telosuna dönüştü.

Tuhaf olan bu projenin daha Avrupa içinde kuvvetli bir direnç görmesi ve Alman entelektüel târihi tarafından reddedilmesidir. Alman anaakım entelektüelleri 19.Asır'da Aydınlanma’nın enerjik bir protestosuna girişmişlerdir. Bu, Aydınlanma'ya karşı; âdetâ onun “ak” dediğine “kara”; “kara” dediğine “ak” diyen Romantisizm olarak bilinir.

Anaakım Alman entelektüelleri “medeniyet” projesinin Almanya’nın Fransa tarafından asimile edilmesi manâsına geldiğine hükmetmişti. Oyunun, yâni kültür aşkın iddialarla donanmış “medeniyet” kavramının “kültürelliğinin” farkındaydılar. Bu sebeple “medeniyet” kavramına iltifat etmediler ve ona karşı târihsel farklılıkları, “biriciklik” değeri üzerinden yücelten “kültür” kavramını ayağa kaldırdılar.

Medenîyet-kültür gerilimi daha sonraları modüler hâle geldi ve yaygınlaştı. Rusya, Slovofillik temelinde Almanya’dan sonra ikinci büyük direnci oluşturdu. Dünyâyı medenîleştirme misyonunun sömürgecilikle bitişmesi, Lâtin Amerika, Asya ve Afrika’da kültür milliyetçiliklerini yeşertti.

Bir tuhaflık da şuydu: Belli bir aşamadan sonra kültürel farklılıkların bu direncinin yumuşadığını, neredeyse tekmil kültür milliyetçiliklerinin “medenî” iddialar kazandığını görüyoruz. Bunun iki sebebi vardı. İlki, kültürel farklılıkların çatışma iklimini canlı tutmasıydı. Özellikle II.Dünyâ Savaşı, maddî bir güç ile birleşen bir kültür milliyetçiliğinin dünyâyı nasıl da cehenneme çevirebildiğini gösterdi. Kültürel farklılık tutkusu, farklı kültürlerin arasında barışın nasıl tesis edilebileceğine dâir bir referans kurmuyor ki..

İkinci sebep de “bilim”, “teknoloji” ve “ekonomi” gibi üç kritik yapının “medeniyet” dâiresinde takılı kalması ve kültürelleştirilememesi oldu. Hâsılı, “medeniyet” ethosu, onca kirli siciline ve kültürel ethoslardan gördüğü onca dirence rağmen, zeytinyağı gibi su üzerine çıktı.

Pratik târih elbette medeniyet ethosu ile açıklanamaz. Hattâ medeniyet ethosunun “bilim”, “teknoloji” ve “ekonomi” dışında, meselâ “ uluslararası hukuk” ve “ahlâk “ temelinde yapısal-kurumsal karşılıklarını bulmak bir zordur.. Medeniyetin bilim, teknoloji ve ekonomi gibi küresel yaygınlık kazanmış maddî donanımlarını denetleyebilecek hiçbir şey yok elimizde. Diğer taraftan olanca kırılganlığına rağmen medeniyet hâlâ kuvvetli bir söylem olma niteliğini sürdürüyor. Bu ikisi “terör-medeniyet” denklemi üzerinden çok ilişkili..Medeniyetin terör karşısındaki kırılganlığı, ona bir mâsumiyet karinesi armağan ediyor. Ethosunun kurumsal karşılığı olmayan bir söylem bu. Ama yabana atılamayacak kadar da etkili…İnsanlığın afyonu..

Wesfalya’dan bu yana iyi kötü işleyen diplomatik kuruluşların dokunulmazlığı ilkesi, kırılgan medeniyetin son kalesiydi. Hattâ, diplomatik temsilciliklerin terörün açık hedefi hâline gelmesi, ne kadar örselenmiş olsa da medeniyet inancını içimizde onarıyordu.. Ama, evet, târihte ilk defâ, İstanbul’da konsolosluğun birinde, işlem yapmak üzere içeri giren bir insan sırra kadem bastı. Yâni bizzat bir konsolosluk terör üretti. Bunun bir başka misâli yok.. İlk defâ.. Varın gayrısını siz düşünün..

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp