Bir kavme olan düşmanlığınız...

Bir kavme olan düşmanlığınız...


Evet, amenna ve saddakna, “Bir kavme olan düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmesin”. Arab, Türk, Farisi, Gürcü, Çerkez, İbrani, Ermeni, Rus, Yunan fark etmez. Hakikat şu ki, bizim Peygamber evinde “düşmanlarımız” ve Firavunun sarayında “dostlarımız” olabilir. Bizim dışımızdakiler “Dost ve Düşman”dan ibaret de değil. Hem “Biz” kimiz! Kendi içimize bakalım, hangi kategoride, “Biz” derseniz deyin değişmeyecek. “Müslümanlar Kardeştir” der kitap da, içeride ve dışarıda “Müslümanım” diyen herkes kardeşçe mi davranıyor!?.

Siyasetin sefaletine bakıyorum: Biz gelince şehidler olmayacakmış! Bir ara “Şeriat” diyen herkesi içeri atıyorlardı. Şimdi bizimkilerin kanallarında hâlâ “Şeriata karşı” din tüccarları var! Şimdi neyse “Şeriat karşıtlığı büyük ölçüde azaldı, ama öte yandan nasıl birçok kimse Şeriatın ne olduğu hakkında doğru bir bilgi sahibi değilse, “Şehidlik” konusunda da doğru bilgi sahibi değil. “Kader” hakkında bilgi sahibi olmadıkları gibi. Din cahili bir toplum olduk.

Bakın savaşın olduğu gibi barışın da bir dini, bir ahlakı, bir hukuku var. Ne yazık ki bizim bugün bir savaş ve istihbarat fıkhımız yok! Bizde savaş dua ile istenmez, ama savaş zorunlu olduğunda ise kaçılmaz. Savaşımızdaki temel gaye “def-i mazarrat”tır. Bunun için daha fazla öldürmek, daha fazla yıkmak hedef alınmaz. Hatta bizi öldürmeye gelenlerin bizde dirilmesi hedef alınmalıdır. Esirlere bile kötü davranamayız. Yediğimizden yiyecek, giydiğimizden giyecek. Düşmanın cesedine karşı da saldırıda bulunmayacağız. Açık ve yakın bir tehdit oluşturma hali olmadan haram aylarda savaşa çıkmayacağız. Savaşa çıktıktan sonra düşman teslim olmadan savaşı bitirmeyeceğiz.

Burada Şehadet önemli bir konudur. “Biz gelince şehidler olmayacak” demek, hangi niyetle söylenirse söylensin İslam ahlakıyla bağdaşmaz. Biz biliriz ki, ecelimiz gelmeden ne bir saniye önce, ne de bir saniye sonra ölmeyeceğiz. Azrail randevusuna hiç geç kalmaz ve önce de gelmez. Şehidlik “ölümsüzlükle şereflenmek” demektir. Bu resmi sıfatlı personele siyasi iradenin takdirnamesi değildir. Şehadeti yok sayarsanız, Kurtuluş savaşını da inkar edersiniz. Şehidliğin birçok şekli vardır ve hepsi de erdem içerir. Şehidlikten yoksun bir ölüm, ölüme giden yolda erdemi yok etmektir. Şehidlik yoksa teslimiyet vardır. Şehidlik yoksa, Şeytan da tatile çıkmayacağına göre zulme boyun eğmek demektir.

Müslümanlar yeryüzünde Allah’ın halifesidirler ve yeryüzü onlara mescid kılınmıştır. Müslümanlar bu anlamda en güzel “ölümlü dünyaya veda” şeklinin Şehadet olduğu için yeryüzünde Şehadeti ararlar. Yeryüzünde karşılığını yalnız Allah’tan bekliyor olarak, zulme, sömürüye karşı direnmek için seferber olurlar. Onlar yeryüzünde insanlığın onurudurlar. İslam geleneğinde Şehidlik dua ile istenir ve Şehidlik “bayram günü” olarak kabul edilir. Ölüm bu anlamda “asude bir bahar ülkesi” olur.

Özellikle siyasiler, ne söyledikleri kadar, başkalarının onu nasıl anladığına dikkat etmeliler. Birileri bilmiyorlar, bilmediklerini de bilmiyorlar. Bana göre bildiklerini sananlar da, eğer Vahiy ve Risalet ışığında bir idrake sahip değillerse, bildiklerini sandıkları şey hakkında yanlış bir bilgiye sahip olabilirler. “Kader”, “Rızık” ve “Eceli” bilmeden, “Amentü”yü bilmeden bu işi anlamak mümkün değil. “Amentü”yü bilmeden de iman etmek mümkün değil!

Bizim media, bizim siyasiler, bizim bürokrasi de aynı yanlışa düşüyor bazen; “bu bizim kaderimiz değil”, “Kaderi değiştireceğiz” gibi laflar son derece cahilce! Hayır ya da şer, olup-biten her şey, o ne olursa olsun, Kader’dir. Kader de Allah’ın takdiri’dir. Biz kendimizi değiştirmeden O, bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir. “Hüküm Onundur”. Bunu kimse kendi iradesi ile değiştiremez. Çünkü “göklerin hazinesinin anahtarı kimsenin elinde değildir” Kaderi değiştiren irade kendini Allah’a nisbet eder ki, bu bir şirk’tir. Allah bizi “Mallarımız, canlarımız, sevdiklerimizle, kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecektir”. Hem, “Bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır murat etmiş olabilir. Allah bilir, biz bilmeyiz”.

Bizde bir istihbarat ve savaş fıkhı var. Buna “Havf fıkhı” diyoruz. Ama kimin umurunda! Bir işe “Bismillah” diye başlamak yetmez, eğer yaptığın işi “O’nun adına” “Allah’ın emri, Peygamberin gavline göre” yapacaksın, o konuda Allah ne buyurdu, Peygamber nasıl anlattı ve örnekledi” ona bakman gerek. Yoksa keramet tek başına o kelimeleri tekrarlamakta değil.

Hz. Ali Allah’ın arslanı, ilmin kapısı idi, yenildi! Bunu nasıl açıklayacağız!. 4 Halifeden 3’ü şehid edildi. Ya da Halid b. Velid, namağlub bir komutan, Hz. Ömer onu azletti. Niye? “Zaferi Allah’tan değil, Halid’den bekliyor olacaklardı” çünkü! Bu hangi akıl, nasıl bir iman!

Allah “cahil ve zalim bir topluluğa hidayet nasib etmeyecek”. Biz aklın muktezası olan sorumluluklarımızı yerine getireceğiz. Aklımızı kullanacağız, silahımız da olacak ordumuz da. Ama sadece bunlara sahip olmak da yetmez. Savaşı hem Calud kazanıyordu. Allah, bir zalimi, kendi ipini bırakanların başına musallat eder. “Zalimlere yardım etmeyin ateş size de dokunur” denmiştir. “Haksızlıklar karşısında susanlar da dilsiz Şeytanlardır”. Talud bir ordu hazırladı. İsrailoğulları da tevbe ettiler. Ama Allah’ın onların ordusuna ve silahlarına, güçlü komutanlarına ihtiyacı yoktu. Talud 70.000 kişi ile çıktığı seferde, düşmanın karşısına 300 kişiyle çıktı. Onlar kendi aralarında, Calud’un 100.000 kişilik ordusunda ne yapacaklarını konuşurlarken, zırhı ve silahı olmayan, daha çocuk sayılacak yaştaki Davud, sapan taşı ile Calud’u öldürünce zafer nasib oldu.

Evet kuyudaki Yusuf’u Mısır’a sultan eden Allah bizi yeryüzünün varisi kılmak istiyor. Yeryüzünü bize mescid kılmak istiyor, bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak mazlumlara yardım etmek istiyor. Ama o Allah, cahil ve zalimlere yardım etmeyeceğini söylüyor. İstişare ve şûra ile karar vermemiz gerektiğini söylüyor. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumlardan yana olup, zalimlere karşı olmamız gerektiğini söylüyor. Hatta zalim babamız da olsa, mazlum düşmanımız da olsa. Zalimlerden uzaklaşın ve zalimleri yanınızdan uzaklaştırın ki rahmani bereket size ulaşsın. Aksini yaparsanız gazab sizi de bulur.

Şehidliği “akılsızca ve zalimane hevesler uğruna bir ölümle” karıştıran aklı karışıklar Fethin de ne anlama geldiğini bilmezler.

Bizim Firavun sarayında dostlarımız var demiştim. Evet, biz bütün Müslümanlarla MÜTTEHİD olacağız, hangi ırktan olurlarsa olsunlar. Bütün erdemli insanlar ve mazlumlarla MÜTTEFİK olacağız hangi ırktan ve dinden olurlarsa olsunlar. Başkalarının mal, can, namus, akıl-inanç ve nesil emniyetine yönelik tehdit oluşturmayan ve değer üreten herkesle, din ve ırkı ne olursa olsun onlarla nimet ve külfet dengesine dayalı İTİLAF’lar gerçekleştireceğiz. Onun için RUS, YUNAN, ARAB, AMERİKALI, İNGİLİZ, AVRUPALI, ALMAN diye insanları ayırmayız. Ayıramayız. Çünkü doğduğumuz ana -babayı biz seçmedik. Doğduğumuz toprağı biz seçmedik. Doğduğumuz zamanı biz seçmedik, derimizin rengini ve cinsiyetimizi biz seçmedik.

Biz hafızalarımızı yenilememiz gerek. Yeniden düşünelim Ahiyan-ı Rum, Baciyan-i Rum, Gaziyan-ı Rum kimdi! Rum suresi kimden söz eder. Yunanistan ya da Bosna, Suriye kadar Osmanlı değil mi. Biz doğucu ya da batıcı da değiliz.. “Doğu da, batı da Allah’ındır. Biz insanız, hepimiz Ademoğluyuz. Ya dinde kardeş, ya tende bir eşiz. Birbirimiz için dünyayı cehenneme çevirmek hiç de zor değil. Ama herkesin inandığı gibi yaşadığı, düşündüğünü özgürce ifade edebildiği, malları, canları, sevdikleri güvende olan, katılımcı, çoğulcu ve şeffaf, insan haklarına saygılı bir dünya için el birliği yapalım ki, birlikte kazandığımız bir zafer olsun. Biz adalet istiyoruz, barış istiyoruz, özgürlük istiyoruz. Adalet yoksa barış da yok. Adalet ve barış yoksa hiçbir özgürlük güvende değil demektir. Selâm ve dua ile.

Google+ WhatsApp