Bir insan kaç kişidir?

Bir insan kaç kişidir?

“Anlam ayağımıza çağırabileceğimiz bir şey değildir” dedi beyaz saçlı adam, “yerimizden kalkıp bizim ona doğru gitmemiz gerekir.” Söylenmiş bir söz, yazılmış bir cümle bize anlaşılmaz, yorucu ya da sıkıcı geldiğinde etrafımıza bir bakmalıyız. Aynı söz, aynı cümle birilerine gayet anlaşılır, yararlı ya da etkileyici

Bir insan kaç kişidir?

 

 

“Anlam ayağımıza çağırabileceğimiz bir şey değildir” dedi beyaz saçlı adam, “yerimizden kalkıp bizim ona doğru gitmemiz gerekir.”

Söylenmiş bir söz, yazılmış bir cümle bize anlaşılmaz, yorucu ya da sıkıcı geldiğinde etrafımıza bir bakmalıyız. Aynı söz, aynı cümle birilerine gayet anlaşılır, yararlı ya da etkileyici gelmişse, geliyorsa, kendi durumumuzu bir gözden geçirmemiz gerektiği gerçeğiyle yüzleşmek en doğrusudur. Bunu yapmaz, o söz, o cümle hakkındaki yargımızı değişmez doğru kabul edersek, kendimizi mevcut kapasitemize, algımıza kilitlemiş; yeni bakış açılarıyla gelişmeye, zenginleşmeye ve derinleşmeye tamamen kapatmış oluruz. İnsan zihni fikri sabitler üzerinde takılı kalmaya, hep aynı ezberi tekrar etmeye müsaittir. Buna karşılık, kendi bildiğinde sabit kalmayıp yeni anlama biçimleri aramaya, sınırlarını zorlamaya, yeni şeyler öğrenmeye, her öğrendiğiyle ilave kapasite kazanmaya, derinleşip genişlemeye de müsaittir. Bunların her ikisi de mümkündür ve dünyaya bakınca kişilikleriyle her iki yönelimi de örnekleyen nice örnekler bulunduğunu rahatlıkla görüyoruz. Ancak bu noktada asıl görmemiz gereken bizim zihinsel olarak hangi tarafta olduğumuzu tespit edebiliyor olmamızdır. Kendi sınırlı kapasitemizi kutsayıp içinde kilitli kalmayı mı tercih ediyoruz, yoksa hakikatin bir insanın tabiatı icabı sınırlı kapasitesine sığdırılamayacak sonsuz sayıdaki başka imkanının, imkanlarının peşine mi düşüyoruz?

“Bitişikteki o küçük memurun, bir pazar günü, tuhaf bir meseleyi çözmek gelmişti aklına. Şöyle uzun zaman yaşayacağını kabul etti, diyelim daha elli sene. Kendi hakkında gösterdiği cömertlikten pek keyiflendi. Ama şimdi daha üste istiyordu. Bu yılların bozdurulup gün, saat, dakika, evet, hatta göze alınırsa saniye yapılabileceğini düşündü ve hesapladı, hiç görmediği bir rakamla karşılaştı. Başı dönüyordu. Bir parça dinlenmesi gerekti. Vakit nakittir dendiğini her zaman işitmişti; böyle yığın yığın zamana sahip bir insana, nasıl olup da nöbetçi koymadıklarına şaşıyordu. Ne kadar kolay çaldırabilirdi. Ama sonra, adeta taşkın keyfi yeniden yerine geldi; biraz daha yaygın ve kellifelli görünmek için kürkünü giydi ve bütün be efsanemsi sermayeyi kendine bağışladı” diyor ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda Rainer Maria Rilke.

Bir de şunu düşünün; dalından düştüğü gün dünyanın yukarıdan görüldüğü kadar olmadığını anlayan ceviz ne hisseder?

Bir insan kaç kişidir? Ne garip soru! Ama yine de üstünde düşünülmeye değer… Bir insan birçok farklı insandır dersek, çok itiraz eden çıkar mı buna? Mesela iyi düşünelim; kendimizden bahsederken bir tek insandan mı bahsetmiş oluyoruz? Hayır, sadece hayatımızın farklı evrelerini dikkate alsak bile şu aşikar; aynı hayatı yaşayan birçok insanız biz. Çocuk yaşlarınızı düşünün, yirmilerdeki delikanlı çağınızı, orta yaşınızı, sonrasını… Ne kadar çok zıtlık barındırıyor bu seyir… Yaşadıkça değişiyor, önce olmadığımız şeyleri daha sonra oluyoruz, olmayı umduklarımızın çoğunu da olamıyoruz. Yirmili yaşlarımızdaki halimiz kırklı yaşlarındaki halimize ne kadar da yabancı! Şunu bilelim; yaşıyoruz, öğreniyoruz, yanılıyoruz, yeniliyoruz ve unutuyoruz. İnsan, tıpkı hayat gibi, durmadan akıyor bir ırmak gibi… Kendini bildiğinde sabitleyenler, o ırmakla birlikte akmayanlar değil, akıp gittiğinin farkında olmayanlar… İşte insana özgü en acınası yabancılık da bu!

“Pireye sorsan” dedi meczup, “yorganın altını sonsuz kainat zanneder!”

 

 

 

Gökhan Özcan/Yeni Şafak

Google+ WhatsApp