Bir günün içinde eriyen hikâyeler

Bir günün içinde eriyen hikâyeler


Bir günün içinde eriyen hikâyeler

 

 

Sarı sıcak havayı titreştiriyor, asfalt yumuşuyor. Binalar bütün sıcağı topluyor, içine çekiyor, içindekileri bunaltıyor. Zaman o meşhur tablodaki gibi eriyip akıyor. Cümleler kısalıyor, kelimeler anlamlarını taşımakta zorlanıyor. Tartışmalar çiğnenmiş sakız gibi düştüğü yere yapışıyor ve her yana sıvaşıyor. Sağdan soldan korna sesleri ve tahammülsüzlüğün farklı tonlardaki bağırtıları geliyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Sanki her şey şuursuzca hareket ediyor, maksatsızca kıpırdıyor, birbirine yaklaşıyor ve uzaklaşıyor. Arada bir anlamsızlığı büyüten bir müzik sesi geliyor bir yerlerden. Karpuz satan adam eline bir su şişesi alarak kamyonunun gölgesine sığınıyor. Aynı anda her yöne doğru bir sürü telefon konuşması yapılıyor. Uydular sıkılıyor bütün bu konuşmalardan. Bir serçe yerdeki susam tanelerini topluyor. Bir köpek güneşin altında uyukluyor. Bir çocuk, nedendir bilinmez, uzun uzun ağlıyor. Bir kaç ihtiyar hızlı adımlarla camiye doğru yöneliyor, çünkü ezan okunmaya başlıyor. Yanlarından bir motosikletli genç geçip gidiyor hızla. Gölgeler uzuyor, kısalıyor. Yerde yağ lekeleri var, birkaç cam kırığı var. Birçok şey hayatın içinde kendi döngüsünü yaşıyor. Sigarasından derin bir nefes çeken dalgın bakışlı adamın belli ki içini kemiren bir derdi var. Bir başkasının içinde bir hayal kırıklığı, bir diğerinin içinde yeşeren taptaze bir umut... Biri bir kahkaha atıyor o sıra, adeta bir infilak bu, ne duyduysa artık. Her şey ne kadar iç içe ve ne kadar birbirinin dışında... Ne kadar yakın ve ne kadar uzak her şey birbirine... Sıcak gelip içimizden geçen düşüncelerin arasında kendine bir yer buluyor. Kıpırdamak, yapılması gereken, yapılması gerektiğine bir şekilde karar verilen ve aslında bir taraftan neden yapılması gerektiğini tam bilemediğimiz şeyleri yapmaya başlamak gerekiyor. Ama donup kalmış gibi hareketler, hem de bu sıcaktı. “İki gün sonra biraz serinleyecekmiş hava” diyor etraftan biri. “İyi bari” diyor diğeri. Çay getiriyor garson, “Harareti giderir” diyerek bırakıyor masaya. Çay hararetin ta kendisi sanki... Ama içmeden olmaz, çay, su ve yine ve yine... “Bu hırgürü nasıl sürdürüyor insanlar hiçbir şeyden etkilenmeden” diye bir düşünce geçiyor herhangi birimizin içinden. Kim bilir hangimizin? Sessizliğin üstünde kendi nakışını işliyor sesler... Kanat çırpan vızıltılar... Bir meyve artığı var duvarın üstünde, üstünde ısrarlı sinekler... Bir fren sesi geliyor aniden, bir taksi duruyor yoldaki çukurun hemen önünde. Yollar kötü, çukurlar, kasisler, logar kapakları, harç artıkları... Hayat tuzaklarla dolu... Söylenip geçiyoruz, yaşayıp geçiyoruz. İnsan birçok kere yeniden başlama kabiliyetine sahip... Düştüğü yerde kalmıyor, kalkıyor ayağa, yeniden başlıyor yürümeye... Ama sonsuz kere değil, düşüp orada kaldığı da oluyor, bir daha kalkamadığı da... Sıcak duygularıyla oynuyor insanın, insanların. Kelebeklerse her zamanki gibi neşeli, o çiçek senin, bu çiçek benim... Otoparklar dolu ağzına kadar, otobüs durağı boş neredeyse... Çünkü biraz önce geldi otobüs oflaya puflaya ve ağzını açıp vakumladı adeta kalabalığı içine. Ön kaputu kapatıyor bir tamirci çırağı, arka kapıyı açıp otomobile biniyor orta yaşlı acelesi olan bir kadın. Acele... İnsana özgü en acayip şeylerden biri... Hayatın içinde sürekli bir şeyler için acele edip durmak, yürüyen merdivende yürümek gibi... Kaygılar yükseliyor açıkta unuttuğumuz yiyeceklerden, bozulmanın ilk emareleri ayakuçlarına kadar ulaştı, domateslerin, patlıcanların. Bazen içime bir korku düşüyor benim de, sanki biri gelip hayatın kanalını değiştirecek ve heyhat, ben önceki kanalda mahsur kalıp unutulacağım!

 

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp