Bir gün denizler de yanar mı?

Bir gün denizler de yanar mı?


Bir gün denizler de yanar mı?

 

 

Bazen bunalırsınız. Çözümsüz problemlere yüreğiniz dolaşır, hiç kurtulamayacağınızı, çözümsüzlükte yitip gideceğinizi düşünür, karamsarlığa düşersiniz. Biliniz ki, umutsuzluk insana yaraşan bir şey değildir…

Müslüman ise umutsuzluğa düşmeyen insandır. Zahmette bile rahmet arar!

Hz. Yusuf’u kuyuya attıklarında, onun için her şeyin bittiğini düşünenler, bir süre Mısır’ın en önemli kişisi olarak ortaya çıktığını görünce kim bilir nasıl şaşırmışlardı!

Hz. İbrahim’in, günler sonra gülümseyerek ateşten çıktığı Nemrud’a söylendiğinde, kim bilir nasıl saçını başını yolmuş, duyduklarına inanmak istememişti!

“Görelim Mevlâ n’eyler/ N’eylerse güzel eyler!”

Elinizden geleni yapın ve rahmetin tecellisini bekleyin.

***

İstanbul’un Topkapı semtinde, sur dışında, eski Edirne yolu üzerinde, 1591’de (Sultan Üçüncü Selim zamanı) yapıldığı sanılan bir cami var: Arakiyeci İbrahim Ağa Camii (Takkeci Camii, yahut İbrahim Çavuş Camii olarak da bilinir)…

Camiyi yaptıran Arakiyeci (keçeden takke yapan) İbrahim Ağa eski İstanbul’un Topkapı’sında yaşayan bir garibandı. Kendisi ne kadar fakirse, gönlü o kadar zengindi. Ördüğü takkeleri, serpuşları çarşı pazar dolaşarak satar, karısıyla birlikte zar-zor geçinirdi. Zar-zor geçinirdi ya, yine de ebedi bir emeli, bir büyük hedefi vardı: Surların kıyısına bir cami yaptırmak istiyordu...

Hep bunu konuşuyor, bunun hayalini kuruyordu. Hangi parayla cami yaptıracağını soran ve büyük emelini alaya alan tanıdıklarına ise, şu cevabı veriyordu:

“İhtimaldir padişahım, belki derya (deniz) tutuşa!” (denizin yanması bile ihtimal dahilindedir).

Takkeci garibi çevresine aldırmıyor, çok çalışıyor, üçü-beşe katıp biriktiriyor, umutsuzluğa düştüğü zamanlarda ise, “Nemrud ateşini gülistana çeviren Allah, isterse deryaları da tutuşur” diye söyleniyordu. 

Bir gece, bağlı bulunduğu tarikatın şeyhi rüyasına (şeyh rüyası yani) girdi ve hemen Bağdat’a gitmesini emretti. Sebebini düşünmek, akıl ve mantıkla bağlantısını bulmaya çalışmak, gönül erlerinin derdi değildir: Onlar ihlâs ile buyruğa koşarlar.

Arakiyeci İbrahim Ağa da öyle yaptı. Hemen o gün Bağdat yoluna düştü. Bin türlü zahmetten sonra şehre girdi. Yorgundu, bitkindi ama ümit doluydu. Hanın avlusundaki tahta peykeye kıvrıldı. Gözlerini kapatmak üzereyken, yaşlı hancı dikildi başına: “Hayrola yolcu, nereden gelip nereye gidersin?“

“Darülhilâfe’den“ diye cevap verdi Arakiyeci, Dersaâdet’den geliyorum.”

“Hayırdır inşallah, geliş sebebin nedir?”

Öncel söylemek istemedi, ama hancı o kadar ısrar etti ki, rüyasını anlatmak zorunda kaldı.

Rüya üzerine İstanbul’dan kalkıp Bağdat’a geldiğini duyan yaşlı hancı, kahkahayı bastı:

“Hay akılsız! Hiç rüyaya ümit bağlanıp bunca zahmete girilir, bunca masarıf yapılır mı? Ben dahi geçenlerde bir rüya gördüm. Rüyama giren nur yüzlü bir ihtiyar: ‘İstanbul’a git, Topkapı’daki kulübesinde Arakiyeci İbrahim Ağa diye biri yaşar, onu bul, odunluğunda bir küp bizans altını gömülüdür, al keyfince yaşa’ dedi. Ama rüya ile amel edilmez dedim, hiç üstünde durmadım.”

Hancıyı dinlerken, Arakıyeci İbrahim Ağa’nın gözleri parlamış, tüm yorgunluğu geçmişti. “İşte şimdi derya tutuştu!” diye söylene söylene yola çıktı. Gece demeden, gündüz demeden, yağmurdu, güneşti dinlemeden İstanbul’a döndü. Evinin odunluğunu kazdı. Altın dolu küpü topraktan çıkardı. Camiyi inşa etti...

“Arakiyeci İbrahim Ağa Camii”, hedefe kilitlenmenin, sabrın ve sebatın sembolü olarak hâlâ duruyor. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp