Bir entelektüel hesaplaşma

Bir entelektüel hesaplaşma


Bir entelektüel hesaplaşma

 

 

Evveliyâtı da vardı; ama 15 Temmuz Türkiye’nin siyâsal-sosyal ve kültürel târihinde çok mühim bir kırılmaya ve dönüşüme yol açtı. Tuhaf olan; pek çok kişinin hâlâ bunun farkında olmaması. Türkiye, iyiden iyiye dağılan ve şimdilik nereye gittiği pek de belli olmayan fırtınalı bir dünyâda kendisine bir yol arıyor. Emin olduğumuz bir husus var: Türkiye bu süreçten ne şekilde çıkarsa çıksın; bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Türkiye tepeden tırnağa yenilecek. Ezber fikirler, tahliller ve dahi söylem ve kadrolar “gömülecek.” (Eski olandan veyâ yerleşik olandan yeni olana geçiş elbette kolay olmuyor. Bu sebeple , burada “gömülecek” tâbirini kullandım. Gömülme, yok olmak manâsına gelmiyor. Tam tersine varlığını etkisiz bir şekilde de olsa devâm ettirme manâsına geliyor. Târihin çöp tenekeleri yok; ama muazzam siloları var. Bu unsurlar, yerini ve fırsatını bulabildikleri takdirde yeniden açığa çıkarlar elbette).

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Türkiye doğrusu bu sürece hazırlıksız ve birikimsiz yakalandı. Bunun tesirini evvelâ kadrolar düzeyinde görüyoruz. 15 Temmuz’dan evvel, memleketi ve devleti zayıflatmaya mâtuf olduğunu öğrendiğimiz kasıtlı ve tahripkâr tasfiyeleri yaşadık. 15 Temmuzdan sonra ise bu işleri yapanlar mecbûren tasfiye edildiler; ediliyorlar da. Hesaplaşmasına girmeden belirtecek olursam; en azından teknik açıdan bu bâzen büyük boşluklar, sıkıntılar doğurabiliyor. Bu durumu normâl görüyorum. Elbette gerekli adımlar atılacak ve boşluklar kapatılacaktır. Ama esas sıkıntı, zihniyet îtibârıyla yaşadığımız yetersizlik olarak görünüyor. Şaşırmıyorum; zihniyet târihi, târihin en ağır işleyen, en tembel şubesidir. Her neyse, açalım...

İçinde bulunduğumuz târihsel durumun vahametini anlamayanlar “beylik” zihniyet reflekslerinden hareket etmeyi sürdürüyorlar. 1990’ların o âfâkî söylemleriyle düşünüyor, konuşup yazıyorlar. Radikâl demokrasi, agonistik demokrasi, diyalojik demokrasi, kültürel demokrasi, çokkültürcülük vb etiketler 1990’larda hakîkaten de ses getiriyor ve bunları tartışıyorduk. Duvar yıkılmış ve dehşet dengesine dayalı kâbus yüklü bir dünyâ düzen(?) çökmüştü. Önümüzde fırsatlar vardı. Yukarıdaki etiketler ise bu fırsatları işâret ediyordu.

Ama kısa zaman içinde anlaşılmaya başladı ki, bu etiketler ve onların etrâfında yapılan tartışmalar, daha çok içerdikleri riskleri arttırıyordu. Terry Eagleton’ın iğneleyici zekâsıyla, ”Paris kafelerinde yapılan entelektüel-epistemolojik tartışmalar karşımıza kan davaları olarak geliyor” diye yazması boşuna değildi. Haklıydı da... Gidişâtın hiç de beklenen neticeleri doğurmayacağını; Featherstone gibi olsa olsa “postmodern kabilecilikleri” doğuracağını; Alain Minc gibi; bir tür “Yeni Ortaçağı” başlattığını tespit edenler vardı. Ama sesleri az duyuluyor ve etkileri sınırlı kalıyordu. Bu eleştirel entelektüellerin fikirleri en hafifinden kötümser olmaklıkla; en ağırından ise faşizan olmakla suçlanıyordu. Hatırlıyorum; bir mülâkatta “Milliyetçilik Kürtlerin afyonudur” dediğim için başıma gelmedik kalmamıştı.

2018’i idrâk ettiğimiz şu zamanlarda, 1990’ların ikliminin artık ortadan kalktığını, bu devirde seslendirilen fikirlerin bir manâsı kalmadığını söyleyebiliriz. Haydi bizi bırakalım, şu Evropa’nın hâli nedir Allah aşkına? Fransa’da ve Almanya’da ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını zor zaptettiler. İtalya’daki seçim ise biraz gözden kaçtı. Bir zamanların en kuvvetli sol, hattâ Berlinguer devrindeki rakamla 9 milyon mensubu olan bir Komünist hareketine sâhip İtalya’da netice tam bir fâcia.

Pekiyi dünyadaki bu tabloyu neye benzetebiliriz. Evet, bilenler hemen hatırlamışlardır; durumlar, II.Genel Savaş öncesi durumlarla dehşetli benzerlikler gösteriyor. Yükselen Faşizmler, Falanjizmler, Nazizmlerin en büyük sermâyesi anti-entelektüalizmdi. Büyük kütleler, entelektüel spekülasyonlardan, yaygın tâbirler “gevezeliklerinden” gına getirmişti. Meselâ Wiemer Cumhûriyetinin “çürümüşlüğüne” saldırırken Nazizim en çok bu anti-entelektüalist duyguyu işledi.

Elbette anti-entelektüalizmin savunulabilir bir tarafı yok. Târihte entelektüellerin başına çok iş geldi. Çok ağır kıyımlara uğradılar. Bunun nesi meşrûlaştırılabilir ki? Ama, bu olmasın diye, entelektüel dünyânın yüklendiğini iddia ettiği ağır sorumlulukları(?) yerine getirirken nasıl da sorumsuzlaşabileceğini görmeyelim mi? Entelektüel olmak örtülmüş hakikâtlerin üzerindeki örtüyü çıkarmak ve hakikâti tebliğ etmekse; bunu biraz da kendisi için yapmasında bir hayır yok mu?

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp