Bir bütün olarak Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattı

Bir bütün olarak Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattı


2010 yılının sonunda Tunus’taki “Yasemin Devrimi” ile başlayan Arap isyanları ve bölgenin otoriter yönetimlerinin karşı hamleleri, sadece Arap dünyasını değil, küresel siyasetin dengelerini de etkiledi.

Suriye’den Yemen’e, Mısır’dan Libya’ya yerel güç mücadelelerinin yanında ve ekseninde çeşitli roller üstlenen ülkeler sadece bölge devletleri ile sınırlı kalmadı; ABD ve Rusya gibi süper güçlerden Avrupa Birliği’ne hemen herkes çıkarları doğrultusunda çıkan rüzgarın ve ardından kopan fırtınanın içinde yer aldı. 2013 yılı itibarıyla sert bir kışa dönen “Arap Baharı” olarak adlandırılan sürecin, en çok etkilediği Arap-dışı ülkelerin başında şüphesiz Türkiye geliyor. Türkiye bölgenin geleceğinde demokratik ve özgür yönetimlerin var olabilmesi adına halk hareketlerini desteklerken, zaman içerisinde kendini yoğun eleştiri yağmuru altında buldu, müttefikleri tarafından yalnız bırakıldı, izole edildi. Eleştiriler zamanla saldırılara dönüştü, ülke içeride de krizler yaşadı. Türkiye’nin Suriye politikası yaşadığı sancılarda belirleyiciydi.

Örneğin, 2013 yazında aniden ortaya çıkan, çevreci bir protesto gibi görünürken o dönem Başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtı bir ayaklanmaya dönüşen Gezi kalkışması, Suriye ile bağlantılıydı. Esad rejimi ve İran yanlısı gruplar, ABD’nin aynı dönemde Suriye politikasını değiştirmesiyle paralel hareket etmeyen Erdoğan’a öfkeli Batı yanlısı taraflarla birleşerek Erdoğan hükümetini devirmeye niyetlendi. Bir ay sonra Mısır’da gerçekleşen Sisi darbesine karşı duran Erdoğan’a yönelik tepki “Müslüman Kardeşler destekçisi” ithamıyla arttı. Suriye’de İran ve Rusya’yla karşı cephelerde olan Türkiye, Mısır nedeniyle Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerle ters düştü. Halihazırda Mayıs 2010’daki Mavi Marmara saldırısı nedeniyle Türkiye’yi karşısına alan İsrail, Erdoğan karşıtı kampanyasını bu dönemde artırırken Barack Obama yönetimindeki ABD, NATO müttefiki olan Türkiye’nin politikalarını Washington’la aynı çizgiye getirmemesine öfkeleniyordu. Avrupa ülkeleri de Washington’ın izinden yürüyordu. Türkiye’de devlet aygıtının içerisine sızmış ve bir derin devlet gibi hareket eden Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ), bu dönemde Erdoğan’a karşı, ülkenin dış siyasetini değiştirmek amacıyla 2016 Temmuz’undaki darbe kalkışmasına uzanacak yoğun bir savaş başlattı. Terör örgütü PKK, ABD’den sözde DAEŞ’le mücadele adı altında PYD’ye verilen desteği fırsat bilerek Suriye’deki iç savaşı Türkiye’ye taşımaya kalkıştı. Ek olarak Türkiye, uluslararası medyada “DAEŞ’e destek veriyor” denilerek karalanırken bu terör örgütünün de saldırılarının hedefi oldu.

Türkiye, Erdoğan’a destek veren Türk halkının sayesinde darbe girişimini başarısız kılmasının ardından FETÖ’yü devlet kadrolarından söküp atarken güvenlik politikalarında önemli bir değişikliğe gitti. Ülkenin güvenliğinin sınır ötesinde başladığını baz alarak işe Suriye’den başladı. Bugün 3,5 milyondan fazla kayıtlı Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye, Suriye’den kendine yönelen tehditlere karşı, önce DAEŞ’e karşı Fırat Kalkanı Harekatı’nı gerçekleştirdi, ardından Afrin’de PKK’ya karşı Zeytin Dalı Harekatı’nı başlattı. 2011’den itibaren savaşın şiddetini artırdığı Suriye’de kanın akmasını engellemek için uluslararası toplumu mobilize etmeye çalışan Ankara, kendi kendine harekete geçmeye çalıştığı süreçte pek çok kez durdurulmuştu, ancak 2016’dan sonra hiçbir tehdit Türkiye’yi kendini koruma doğrultusunda hareket etmekten alıkoyamadı. Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı operasyonlarını yoğunlaştıran Türkiye, 2019 sonbaharında başlattığı Barış Pınarı Harekatı ile Suriye’nin kuzeyinde ABD öncülüğünde kurulmaya çalışılan PKK devletçiği planını yıktı.

Son olarak İdlib bölgesinde Esad rejimi ile savaşın eşiğine gelen Türkiye, bir süredir devam ettirdiği gerginliği azaltma yönündeki mutabakat çerçevesinde Rusya ile bir kez daha anlaşmaya vardı; ancak Ankara, Suriye’de nihai çözüme varılmadığı sürece süregelen anlaşmaların hiçbirini kalıcı biçimde garanti görmüyor. Nitekim, İdlib’de son haftalarda artan Esad rejiminin ateşkes ihlalleri, bölgede yakında yeni bir alevlenmenin yaşanacağını düşündürüyor. Gözler şu anda Doğu Akdeniz ve Libya’daki gelişemelrde, ancak Ankara’nın İdlib’e yönelik takviyelerini artırdığı da dikkatlerden kaçmamalı.

Bugün Türkiye ülkenin güneyinde çok yönlü mücadelelerin içerisinde ve bunların hepsine büyük önem veriyor. Suriye’de olduğu gibi Doğu Akdeniz’de ve Libya’da da görünen ve görünmeyen çok sayıda aktörle uğraşıyor.

Kuzey Irak’tan Suriye’nin kuzeyine kadar uzanan hattın doğusunda PKK ile mücadele ederken terör örgütünün arkasında ABD, Fransa ve hatta BAE ile beraber İsrail gibi başka bazı ülkeleri de buluyor. İdlib’de Esad rejimine karşı muhaliflere destek verirken, geride Rusya, İran ve yine BAE’yi görüyor.

Libya’da uluslararası toplum tarafından tanınan seçilmiş Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) yasal olarak desteklerken, BAE, Mısır, Fransa ve Rusya’yı UMH’nin karşısındaki savaş lordu Halife Hafter’in arkasında görüyor.

En uzun kıyı şeridine sahip olduğu Doğu Akdeniz’de ise Türkiye’yi dışlamaya çalışan ülkelerin başında, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail ve Mısır geliyor. Bu ülkelerin kurdukları Doğu Akdeniz Gaz Forumu ABD tarafından desteklenirken, Washington’ın geçtiğimiz haftalarda ABD’li Delta Crescent Energy adlı bir şirketle PKK’nın Suriye kolu PYD arasında petrol anlaşması imzalanmasına aracılık etmesini de bölgedeki büyük enerji denkleminin dışında tutmamak gerekir. Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devleti kurma hayalleri suya düşen ABD, şimdi de burada Kuzey Irak benzeri bir federal yönetim için çalışıyor. Belki iddiamı aşırı bulabilirsiniz ancak, ABD’nin Esad çevresine sert yaptırımlar uygulamak için çıkardığı Sezar Yasası (Ceasar Act), esasen Şam’ı bu fikre daha da yaklaştırmak amacını güdüyor. ABD, Suriye petrolünün yanı sıra Kuzey Irak petrolünü de Türkiye’deki Kerkük-Ceyhan boru hattını oyun dışı bırakarak Lazkiye’den denize taşımayı amaçlıyor.

Fransa ise, Türkiye’ye karşı artan husumeti neticesinde Yunanistan ve Türkiye arasında son dönemde yaşanan gerilimde Yunanistan’ı destekliyor. Hatta Ankara’ya göre Atina’yı adeta kışkırtıyor. Suriye’de destek verdiği PKK’nın, Libya’da destek verdiği Hafter’in Türkiye’nin hamleleri karşısında hezimete uğraması Fransa’yı giderek daha fazla öfkelendiriyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti,” ifadesini ilk kez Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ı Amerikan askerlerini Türkiye’nin operasyon yapacağı bölgeden çekmeye ikna ettiğinde söylemişti. Bu sözünü bir kez daha geçen ay, Türkiye’nin Libya’daki varlığına karşı yineledi.

Libya’da ve Suriye’de Türkiye ile karşı cephelerde yer alan Rusya’nın da Doğu Akdeniz’deki varlığı azımsanmamalı. Ekonomisi ihraç ettiği enerjiye bağlı olan Rusya, Esad rejiminin ülkenin kapılarını kendine açmasıyla Suriye’de Doğu Akdeniz’e inmeyi başarmışken, Libya’da da ABD’nin boşluğundan yararlanarak var olma amacında. Sirte’de deniz üssü kurmak isteyen Rusya bu sayede, enerji konusunda ABD’nin itirazlarına rağmen kendine bağlı olan Avrupa’yı çevrelemek ve Doğu Akdeniz’deki enerji konulu gelişmelerin dışında kalmamayı amaçlıyor. Zira Doğu Akdeniz’de bulunan gaz rezervleri ve bu gazı Avrupa’ya taşıyacak bir boru hattı, Rus gazına bir alternatif oluşturabilme potansiyelini taşıyor. Rus Lukoil firması Mısır’a ait Zohr gaz sahasının %30’unu satın aldı. Rus Novatek ise Lübnan’da ENI ve Total ile gaz arama faaliyetleri için konsorsiyum kurdu. Öte yandan Banyas’tan Tartus’a kadar Suriye’nin kıyı kesiminde 25 yıllık sondaj hakkı kendi enerji firmalarına ait olan Rusya, İsrail ile iş birliğini geliştirerek Tamar ve Leviathan sahalarındaki gazın bir kısmını LNG olarak Avrupa yerine, Doğu Asya pazarına satmayı planlıyor.

Tüm bunlara ek olarak, bilindiği gibi BAE’nin, Arap ayaklanmaları döneminde Türkiye’ye karşı başlattığı tek taraflı düşmanlık her geçen gün daha da görünür hale geliyor. Suriye’de Esad rejimi ile arayı düzelten, PKK’ya destek veren Abu Dabi’nin geçtiğimiz aylarda Esad’a İdlib ateşkesini bozması için üç milyar dolar teklif ettiğini hafızada tutmak gerekiyor. Libya’da Hafter’e destek verirken Mısır’ı Türkiye’ye karşı kışkırtan BAE’nin İsrail’le zaten bilinen yakın ilişkilerini “normalleşme” açıklamasıyla duyurmasının hedeflerinden biri yine Türkiye karşıtı cepheyi genişletmek. Her ne kadar yeni BAE-İsrail ittifakı İran’a karşı imiş gibi görünse de, iki ülkenin ortak düşmanları Katar ve Türkiye.

Özetle, Türkiye mücadele verdiği Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattını bir bütün olarak ele alıyor. Türkiye karşısında olan ülkelerin doğrudan ya da dolaylı, açık ya da gizli şekilde ortak çıkarları var. Kuzey Irak’tan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bu mücadelede saflar Arap ayaklanmalarında ülkelerin aldığı pozisyonlara ve izlediği politikalara göre şekillendi. Türkiye, kendi menfaatlerinin yanı sıra Suriyelilerden Mısırlılara, Kıbrıs Türklerinden Libyalılara bu coğrafyanın haklarını da gözetiyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin bölge siyaseti izlenirken yaşananları birbirinden ayrı değerlendirmemek ve aradaki bağlantıları görmezden gelmemek gerekiyor.

Google+ WhatsApp