Bilinçli Garibanın Üç Zindanı

Bilinçli Garibanın Üç Zindanı

“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O hidâyete erenleri de en iyi bilendir” (Nâhl 125). “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şüphesiz şeytan insanın

Bilinçli Garibanın Üç Zindanı

 

 

“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O hidâyete erenleri de en iyi bilendir” (Nâhl 125).

“Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır” (İsrâ 53).

Dünyâ’daki imtihan, Allah’ın kânunları ve yasaları yâni “sünnetullah” çerçevesinde olur. Bu yasalar hiç şaşmaz ve -Allah’ın dilemesi hâriç- en ufak bir sapma bile göstermediğinden dolayı da değişmez: “…Allah’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın” (Ahzâb 62). Tabi Allah yasalarının -hâşâ- mahkûmu olmadığından dolayı, istediğinde yasalarını askıya alabilir ve “üst yasalar”ını ortaya koyabilir ki mûcizeler bunun örnekleridir.

Dünyâ’nın “doğal bir zorluğu” vardır (soğuk-sıcak, hastalık, çalışmak, ağırlık vs.) ama bu zorluklarla insanlar çok da zorlanmadan başa çıkabilir. Zâten “Dünyâ’nın doğal zorluğu ve imtihanı” insana zevk de verir. İnsanları asıl yoran ve hattâ perişân eden şey, “insanların elleri yüzünden” ortaya çıkan şeylerle imtihan olmaya mecbur olmasıdır. Böylece imtihan ağırlaşır, insana artı yük biner ve belini büker.

Dünyâ’nın doğal zorlukları yâni “doğal imtihan” aslında insanı çok da yormaz, fakat bu kişi “hasta, kör, topal ve de gariban” ise, Dünyâ’nın doğal zorlukları yâni “doğal imtihan” da bu kişilere zor geldiğinden dolayı onları ezer ve yıpratır. Bu kişilerin başına üst-üste bir şey geldiğinde bu yükü taşımakta çok zorlanırlar ve çoğu zaman da taşıyamazlar. Tabi sonuçta bu durum bu kişilerin bellerini büker ki, bu nedenle de “imtihan”ın en iyi farkında olanlar, yerin en düşük rakımında yaşayan bu hasta, kör, topal ve de gariban insanlar olur. Ne acıdır ki, Dünyâ’da zorlukla karşılamış olan bu insanlar “farkındalık” yerine isyânı seçip de kendilerini bitirecek haramlara bulaşınca, âhiretini de mahvetmiş olurlar.

Dünyâ’daki imtihan aslında şöyledir; meselâ domino taşlarını düşünelim.. bir tânesi devrildiğinde diğerleri de devriliyor ya!, işte “imtihan” budur. Çünkü biri devrildiğinde diğeri de devrilir ve bu sürer gider. Fakat taşlardan biri devrilmediğinde diğerleri de devrilmez. Sâdece bir tânesi devrilse onu kaldırması kolay olur ama diğerleri de devrilmeye başladığında zorluk ve imkânsızlık başlar. Bir musîbet, bin musîbete daha yol açar. Bir musîbet başka musîbetleri de açığa çıkarır ve imtihan zorlaşır. Zorlaşan bu imtihan ise, hasta, kör, topal ve gariban için çok daha zor hâle gelir.

İşte tüm bunlardan dolayı, normâl insana çok da zor gelmeyecek ve onu çok da fazla etkilemeyecek olan zorluklar; hasta, kör, topal ve gariban olanları çok zorlar. Bu zorluk onların yüzlerinde, sözlerinde yâni üslûplarında bir sertlik, öfke ve keskinlik oluşturur. Bu negatif özellikler, karşıdaki insanları onlardan uzaklaştırır yada araya mesâfe koyulmasına neden olur. Zâten bu kişiler kendilerinde bulunan hastalık ve engellilik nedeniyle normâl insan gibi çalışamadıklarından dolayı, “gariban” da kalmışlardır ki, insanlar, belki de fıtraten “En Yüce Güce Sâhip Olan”a meylinden dolayı, garibanı değil güçlü olanı sever ve onun çevresinde kalmaktan hoşlanırlar. Sonuçta da güçsüz ve gariban insanlarla muhâtap olmak istemezler ve onların söyledikleri çok da fazla etki etmez kendilerine.

“Allah ilmi isteyene verir” denir. İşte ilmi isteyenlerden bir kesim de; hasta, kör, topal ve gariban olan bu kişilerden bâzıları da olabilir. Bu kişiler yoğun gayretleriyle ve cins akıl yürütmelerle farklı ve çarpıcı bilgilere ve görüşlere ulaşmış olabilirler. Bu görüşler gerçekten de hem doğru hem de çarpıcı olabilir. Çünkü Allah imtihan gereği kişiyi, mevcut her durumuyla ilme yönlendirir, mevcut durumuyla cihat ve takvâda ilerlemesini bekler ve bu nedenle de herkesle birlikte bu kişilere de istedikleri takdirde ilim vermiş ve ilimlerini arttırmıştır. Tabi bu kişiler hem kendilerinde bulunan hastalıkların vermiş olduğu zorluklardan ve de garibanlıktan dolayı bilginin kaynaklarına ulaşmada zorluk çekebilirler ve de mutlakâ çekerler. En azından o bilgilere geç ulaşırlar. Ama Allah her halükârda ilim yolunda olana yollarını açar ve bu nedenle gayretli olanlar kim olursa-olsun o bilgiye ve hikmete ulaşabilir.

İşte hasta, kör, topal ve gariban olanlar içinden de bilgiye ve bilince ulaşmış olup da çarpıcı görüşler ortaya koyanlar ve bu görüşlerini söze ve yazıya dökenler de vardır. Fakat bu insanların ağır bir imtihanları vardır. Bu imtihanı “Bilinçli Garibanın Üç Zindanı” olarak adlandırmak istiyorum. Ali Şeriati, tüm insanlar için söylediği “insanın dört zindanı”nı, çok isâbetli olarak belirtmiştir. “Doğa-tabiat-coğrafya, Toplum, Târih ve Benlik zindanları”ndan bahseder. Tüm insanlar bu zindanlara mahkûmdur ki bu mahkûmiyet aslında imtihanın bir sonucudur. İşte biz de diyoruz ki, “bu dört zindan tüm insanlar içindir, fakat hasta, kör, topal ve gariban için ayrıca bir üç zindan daha vardır ki, bunlar da; “Yüz, söz ve hastalık-garibanlık zindanlarıdır”. Aslında bu zindanların yolu bir, bu üç zindana çıkan yol ortaktır.

Hasta, kör, topal ve gariban kişilerin, diğer insanlardan fazla olarak omzuna binen “artı-yük” onların bellerini büktüğünden dolayı, bu zorluk onların yüzlerine yansır ve relâks ve huzûr dolu yumuşak bir yüz ifâdesi yerine; yorgunluğun, zorluğun, öfkenin, acının vs. vermiş olduğu, sert, gergin ve itici bir yüz ifâdesi oluşur. Bu yüz, “mahkeme duvarı” tâbir edilen bir şekilde olduğu için, böyle bir yüze sâhip olan kişiler çok bilgili, bilinçli ve de çarpıcı görüşlere de sâhip olsalar, karşısındaki kişiler bu kişileri odaklanarak dinle(ye)mezler. Çünkü bir negatif durum vardır ve bir iticilik oluşmuştur, karşı tarafta bir anti-pati meydana gelmektedir. Böylece bahsedilen bilinçli kişi söylemek istediğini çok açık ve sarih ifâdelerle anlatsa da, karşı taraftaki kişi onu tam odaklanarak dinle(ye)mediği için meseleyi anlayamaz yada söylenene önem vermez. Zâten bu durum esnaflıkta da böyledir. Adam bal satar ama yüzü sirke satmaktadır. Bu da insanları o kişiden alış-veriş yapmaktan vazgeçirir. Aslında bilinçli gariban bu durumun farkındadır ve elinden geldiğince yüzünü yumuşatmaya çalışır fakat çok da başarılı olamaz. Çünkü yılların vermiş olduğu çizgiler ve o sert ifâde kolay-kolay değiştirilemez. Bu da o kişileri kendi içlerine tutsak eder ve “yüzleri” onların “ilk zindanları” olur.

Hasta, kör, topal ve gariban kişilerin, diğer insanlardan fazla olarak omzuna binen artı yük, onların bellerini büktüğünden dolayı, bu zorluk onların sözlerine de yansır. Öyle ki, aslında çok yoğun okumalardan ve düşünmeden sonra vardığı çok önemli ve çarpıcı düşüncelerini açıklamaktadırlar ama, ses rengi, söz söyleme şekli yâni üslûbu, zor yılların sonunda oluşmuş o sesin rengini ve ifâdesini örtemediğinden dolayı, karşıdaki kişiler onu odaklanarak dinleyemezler ve de dinlemek de istemezler. Çünkü bilinçli gariban konuşurken, karşıdaki kişi kendisini sanki azarlanıyormuş ve hattâ kendisine küfür ediliyormuş gibi hissetmektedir. Tabi garibanın sesindeki ve sözündeki bu olumsuz ifâde -biraz da kişisel özelliğinden kaynaklansa da- genelde hayâtın zorlukları nedeniyle değiştiğinden ve de sözlerini sertleştiğinden dolayı, bilinçli gariban sesini ve sözünü ne kadar yumuşatmaya çalışsa da, karşıdaki kişi bu üslûptan rahatsız olacaktır. Sonunda da söylenen sözü dinlemeyecektir. Aslında bilinçli gariban bu durumun farkındadır ve elinden geldiğince sözünü yumuşatmaya çalışır ama çok da başarılı olamaz. Çünkü yılların vermiş olduğu artı-yük nedeniyle kendisinde oluşmuş olan o sert üslubu kolay-kolay değiştiremez. Bu da o kişileri kendi içlerine tutsak eder ve “sözleri” onların “ikinci zindanları” olur.

Bir de şu vardır ki, “mutlak doğru” ve çok net olduğundan dolayı hakîkati “yavşayarak” söylemek doğru olmaz. Tabî ki hakîkat tatlı bir dille ve yumuşak bir şekilde söylenmelidir ama bu, “yavşamak” anlamında değildir. Hakîkat aslında biraz sert söylenir. “İki kere iki dörttür” derken, biraz sert ve kesin ifâde kullanırız. Bilinçli gariban bir şey anlattığında, bir şey söylediğinde yada kendi başından geçmiş olduğu için tecrübeye sâhip olduğundan dolayı bir tavsiyede bulunduğunda bile, karşısındaki kişi bunu çok da kâle almaz. Zâten bilinçli gariban, bir süre sonra fişlenir de. Ama muhâtap, ne zaman ki aynı sözü ve tavsiyeyi başka birinden duyar, hemen o şeyi benimseyip yerine getirmeye koşar. Hâlbuki daha önce çok daha ayrıntılı bir şekilde bilinçli gariban bunu ona söylemiştir. Fakat gerek yüzündeki, gerekse de sözündeki sertlik, karşıdaki kişinin bunu o anda dinlemesini ve düşünmesini engellemiştir.

Hasta, kör, topal ve gariban kişilerin, diğer insanlardan fazla olarak omzuna binen artı-yük, onların bellerini büktüğünden dolayı, bu zorluk onların, diğer insanlara göre maddî ve fizîki açıdan “geri” kalmasına da neden olmuştur ki, işte asıl mesele de burasıdır. Çünkü, yılların zorlukları kişinin yüzünde ve sözünde ister-istemez bir sertlik oluşturabilir ve insanlar bundan olumsuz etkilenebilirler. Fakat asıl mesele, bilinçli kişinin “gariban” olmasıdır. İnsanlar genelde garibanları çok da sevmezler aslında. Çünkü bu durum insanlara ya “haksız kazançlarını” yada “yapmaları gereken şeyleri” hatırlatır. İşte bu nedenlerden dolayı gariban kişinin sözleri ne kadar çarpıcı olsa da, karşısındaki kişi, garibanı çok da kâle almadığından dolayı onu dinlemez ama, aynı şeyi başka birinden duyduğunda hemen baş-tâcı yapar. Özellikle bu kişi “titr” sâhibi yâni makâm ve unvân sâhibi kişi ise..

Bilinçli gariban, bir sorun hakkında çok çarpıcı ifâdelerle karşı tarafı iknâ edecek bir söz söylese bile, karşıdaki kişi garibana göre madden daha ileri bir durumda olduğundan dolayı onun sözünü dinlese ve hattâ çok çarpıcı bulsa da o söze hemen güven(e)mez ve garibanın dediğini yerine getirmez ama aynı sözü, daha kaba ifâdelerle, meselâ bir doktor, hâkim, yönetici, zengin yada fizîken güçlü birinden duysa, zâten onu odaklanarak da dinleyeceği için o söze inanır ve o sözü baş-tâcı yaparak hemen yerine getirme yoluna düşer.

Düşünsenize; sizin maddî yardımda bulunduğunuz, gerçekten de çok gariban olan biri var. Bu kişi gerçekten madden çok zor bir durumdadır. Çünkü hastalık, körlük, topallık vs. nedeniyle çalışamadığından dolayı çok zor geçiniyor ve yardıma muhtaç. Fakat çalışamama durumu onu boş durmaya itmemiş ve mevcut durumunu bir fırsata çevirerek ilme yönelmiş ve zamânını ilimle doldurmuştur. İşten ve çalışmaktan mecbûren geri kaldığından dolayı bol-bol zamâna sâhip olmuş ve böylece bilgiye ve de bilince ulaşmıştır. Bu uğurda üstün gayret de gösterdiğinden ve kendini buna adadığından dolayı da bir fark oluşmuş ve de belli bir ilmî seviyeye gelmiştir. Siz ise çok zenginsiniz ve madden, fizîken ve çevre olarak çok ileridesiniz. Şimdi bu kişi, sizin hayatınızla ilgili olan bir konuda yanlışınızı söylese yada kendi başından geçtiği için o konuda tecrübeli olduğundan dolayı size bir tavsiyede bulunsa, onu ne kadar dinlersiniz?. Tabî ki garibandaki maddî yetersizlikten ziyâde ondaki mânevîyat ve bilgi-bilinç yeterliliğini gördüğünden dolayı onun her sözünü dikkatle dinleyenler ve icâbında dediklerini yerine getirenler de olacaktır ama, özellikle onu yakından tanıyanlar böyle bir şey yapmayacaktır. Çünkü onlar zâten garibana destek olmakla, kendilerini ondan üstün görmektedirler. İşte bu durum yâni “garibanlıkları ve güçsüzlükleri” de, bilinçli garibanı kendi içine hapseden “üçüncü zindanları”dır.

Kişinin özel zorluklarından dolayı yüzünde, sözünde ve maddî durumunda meydana gelen olumsuzluklar, karşıdaki kişinin onu dinlememesine, kâle almamasına ve hattâ küçük görmesine neden olur. Zâten Hz. Eyyûb’da bile bu böyle olmuştu da, önceden çevresinde pervâne olanlar etrâfından dağılıp gitmişti. Çünkü Hz. Eyyûb’daki hastalık, o’nun yüzüne, sözüne ve maddî durumuna olumsuz bir şekilde yansımıştı. Fakat Allah sabrından dolayı onu yeniden eski durumuna getirdi ve hattâ eskisinden de iyi bir duruma geldi. O hâlde; hasta, kör, topal ve garibana düşen şey, bu konuda sabretmekten başkası değildir. Şikâyetini ise sâdece Allah’a yapacaktır. Çünkü maddî ve mânevî dertlerin devâsını verecek olan Tek İlah, “Şâfî olan Allah”tır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

 

harun görmüş

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp