Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmak

Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmak

Bilgiyi tanımlarken “öznenin nesne hakkında ortaya koyduğu ürünlere bilgi denir” şeklinde özetlenmektedir. Özne olan insan kendi dışındaki nesneler hakkında görerek, işiterek, dokunarak, tadarak, koklayarak, hissederek ve sabık malumat yoluyla bilgi sahibi olur. Bunların hepsini harmanlayıp

Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmak

 

Bilgiyi tanımlarken “öznenin nesne hakkında ortaya koyduğu ürünlere bilgi denir” şeklinde özetlenmektedir. Özne olan insan kendi dışındaki nesneler hakkında görerek, işiterek, dokunarak, tadarak, koklayarak, hissederek ve sabık malumat yoluyla bilgi sahibi olur. Bunların hepsini harmanlayıp kullanırken Gerçek bilgi diye tanımlayabileceğimiz Vahyin denetiminden/süzgecinden geçirerek istifade etmek sonucu itibariyle en güzel hüküm olarak ta en doğru olanıdır. İnsanoğlu oldukça aceleci bir tabiata sahiptir. Gördüğünün ve duyduğunun hemen ardına düşer. Üzerinde durma düşünme gereği duymaz. Hal bu ki Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra 17/36)

Burada devreye “bilmek” kavramı girmektedir. Bir şeyi bilmeyi, “eşyanın tabiatına uygun olarak tanımak” diye tanımlarsak; bilmeyi oluşturacak olan bilginin bildiğimizi iddia ettiğimiz şeyin tabiatına uygun şekilde tanıyıp tanımlamayı gerçekleştirecek seviyede olması gerekmektedir. Örneğin taş cinsinden olan mermeri bildiğimizi iddia ediyorsak, mermer hakkındaki bilgimizin mermerin çeşitlerini ve her çeşidinin özelliklerini kapsayıcı geniş bir malumatımızın tam ve güvenilir olması gerekir. Aksi halde vereceğimiz bilgi eşyayı tanımak ve tanımlamaktan uzak olacaktır. Bu formülü herhangi bir kavrama veya her hangi bir konuya götürdüğümüzde de durum değişmeyecektir. Atalarımızın bu durumu anlatan güzel bir deyimi vardır:” Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” diye. Bu ifade bu konuda tam yerine oturmaktadır.

Hakkında fikir sahibi olduğumuz eşya için böyle iken, insan için daha da önem arz etmektedir. Her hangi bir insan hakkında fikir sahibi olacaksak bilmek ve tanımak istediğimiz durumla ilgili gerçek bilgi sahibi olmak zorundayız. “Şu dedi ben de duydum veya şöyle söyleniyor” gibi kesin bir bilgiye dayanmayan bir konuda fikir sahibi olmak asla doğru değildir. Bu şekilde sahip olduğumuz fikrin bilgi ve bilmek adına hiçbir önem arz etmediği gibi, bizi de büyük bir vebal altına sokmuş olur.

Bu konun omurgasını Hucurat suresinin altıncı ayeti oluşturmaktadır: “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat 49/6)

Bu ayetin tarihi bağlamı konuyla ilgilenenler tarafından malumdur. Bu olayda Peygamber (as) gerekli hassasiyeti göstermemiş olsaydı, olay bir facia ile sonuçlanabilirdi. Bu gün gerek toplumun gerekse fertlerin hayatında bu ve benzeri konularda bilerek veya bilmeyerek nice facialara sebep olabileceğimizin endişesini duymak zorundayız. Bugün bizim haber kaynaklarımızın çoğunu medya oluştururken, birçoğu da olaylar üzerine yapılan muhtelif yorumlara dayanmaktadır. Belki çok azı da kendi araştırmalarımız ve direk bilgilerimizin ürünü olabilmektedir. Bu nedenle bin düşünüp bir konuşacağımız yerde aksini yaparak, bir düşünüp bin konuşuyoruz.

Ayette ifade edilen “bir fasık size bir haber getirirse” bölümü üzerinde durmamız gerekmektedir. Fasık kavramı kapsam alanı itibariyle geniş bir kavramdır. Günahtan küfre kadar varan birçok sıfatı ifade için kullanılmaktadır. Bu ayette kastedilenin günahkâr anlamında olduğu kanaatini taşıyoruz. En iyimser olanı fasık: Alenen bir farzı terk eden ve alenen bir haramı da işleyecek durumda olan kimseyi anlatırken; özellikle Münafikun suresinde (63/1-6) “Allah fasık kavmi hidayete erdirmez” tabirinde kullanılan “kavim” ifadesi münafık güruhu anlatmak için kullanıldığını görüyoruz ki, bu güruhun küfrü bahsi geçen ayetler ile tescillenmiştir. Bu ve benzeri ayetlerde bizzat küfrü ve kâfirliği anlatmak için de fasık ifadesi kullanılmıştır. Buradan hareketle şöyle bir genelleme yapmamız mümkündür. “Her kâfir fasıktır; fakat her fasık kâfir olmayabilir.”

Fasıklığı bu şekilde ortaya koyduktan sonra konumuzla ilgili olan alana dönebiliriz. Gerek medya aracılığı ile gelen haberler, gerekse her hangi bir tanıdığımız tanımadığımız şahıslardan edindiğimiz bilgiler konusunu bu çerçevede değerlendirerek, ince eleyip sık dokumak zorunda olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Yoksa bizler de bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğumuz konularda büyük vebal altına girmiş oluruz. İşin boyutu sadece bizim vebal altına girmemizle kalmayıp birçok insana da tedavisi mümkün olmayan yaralar açmış oluruz. Sonuçta bizim için de son pişmanlığın bir faydası olmaz!…

Bu konuya ışık tutacak bir başka konuda Nur suresinde ele alına ifk / İftira olayı ile ilgili kısımda konu edilmektedir:

“Doğrusu uydurulmuş bir yalanla gelenler, içinizden bir zümredir. Bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden her birine kazandığı günaha karşılık ceza vardır. En büyük azapta içlerinden elebaşılık yapanındır.” “Onu işittiğiniz vakit mümin erkeklerle, mümin kadınların kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup: Bu, apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi?” (Nur 24/11-12)

“Dünya ve ahirette Allah’ın lütfü ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içine daldığınız yaygaradan dolayı her halde size büyük bir azap dokunurdu.” “Çünkü siz bu iftirayı, gelişi güzel birbirinizin ağzından alıyor ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız (bu uydurma haberi) ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.” “Onu duyduğunuz zaman: Bunu söylememiz bize yakışmaz. Hâşâ bu, büyük bir iftiradır, demeniz gerekmez miydi?” “Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarıyor /size öğüt veriyor.” (Nur 24/14-17)

Her ne kadar bu ayetlerde bahsedilen konu özel ise de, ayetlerde ortaya konulan kurallar genel geçerdir. Özellikle konumuzu ilgilendiren 15.ayette: “siz bu iftirayı birbirinizin ağzından gelişi güzel alıp, hakkında bilgi sahibi olmadığınız iftirayı ağızlarınızda geveliyordunuz” kısmı üzerinde düşünmemiz gerekmektedir. Ayrıca külli bir kaide olarak 12.ayette: “Onu işittiğiniz vakit mümin erkeklerle, mümin kadınların kendiliklerinden (kendi yaşayış ve anlayışlarına kıyas ederek) hüsnü zanda bulunup: Bu, apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi?”!!! İfadeleri bizi düşündürmelidir. Herhangi bir şahıs ve olayla ilgili gelen bir haberi, bu ölçüler ile ve mümince değerlendirerek fikir sahibi olmak bizim şiarımız olmalı. Olmalı ki, Mahkeme-i Kübra’da alnımız açık yüzümüz ak olarak çıkmayı umabilelim…

 

 

 
hüseyin bülbül
iktibas dergisi

Google+ WhatsApp