Beş coğrafya

Beş coğrafya


Beş coğrafya

 

 

Seyahat etmenin, yeryüzünde yol tepmenin ve yeni yerler tanımanın öneminden bahsedince, nereleri “mutlaka” görmek gerektiğiyle ilgili sorular da geliyor doğal olarak.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Bu noktada, herkes kendi bakış açısına, hassasiyetlerine ve önceliklerine göre çeşitli cevaplar verebilir. Ben kendi seyahat tecrübelerim ve okumalarım çerçevesinde, “Bir Müslümanın 40 yaşından önce mutlaka ziyaret etmesi gereken beş coğrafya” şeklinde bir liste belirledim. Cevap olarak bunu takdim ediyorum, sorulduğu zaman.

Yaslandığımız kültürel arka planı kavramak, sürdürdüğümüz tarihsel yürüyüşün ana duraklarını fark etmek, nereden gelip nereye gittiğimiz hakkında düşünmek ve benliğimizi sağlam temeller üzerine yükseltmek adına, şuraları mutlaka adımlamamız gerekiyor: Kudüs, Kahire, Balkanlar, Endülüs ve Buhara-Semerkand. “İki yılda bir, buralardan birine seyahat” olarak planlasak, 10 yılda tamamlanacak bir hedef bu. İmkân genişliği zuhur ederse, süre elbette daha da kısalabilir.

Kudüs, tarihin ve coğrafyanın kilit taşı olarak, bir Müslümanın seyahatlerinin ana durağı, belki de başlangıç noktası olmalı. Kudüs’ü görmeden ve çözmeden ne Ortadoğu, ne uluslararası dengeler, ne de İslâm tarihi tam anlamıyla özümsenebilir. Kudüs ne kadar çabuk görülürse, ufkumuz da o kadar hızlı açılacaktır.

Ortadoğu’ya mührünü vurmuş büyük İslâm imparatorluklarının izlerini hâlâ taşıyan Kahire, günümüzdeki bütün “döküntü” görüntüsüne rağmen, bağrında cevherler barındıran bir şehirdir. Sokak sokak dolaşmalı Kahire’yi. Şu anda mevcut olan aksaklıklara (kalabalık, gürültü, temizlik eksikliği, siyasi sıkıntılar vb.) hiç takılmadan, “dünyanın anası” tabir edilen Kahire, derinlemesine ve çok yönlü olarak tahlil edilmeli.

Balkanlardaki izlerimiz, bugün birkaç ülkeye dağılmış halde duruyor. Dolayısıyla, hikâyenin tamamını okuyabilmek için, Balkanlarda birden fazla noktaya ayak basmamız şart. Yap-boz misali, manzaranın tamamını ancak bu şekilde görebileceğiz.

Endülüs’te de, tıpkı Balkanlarda olduğu gibi, hikâye geniş bir coğrafyaya dağılmış durumda. Sadece Gırnata (Granada), Kurtuba (Cordoba) ve İşbiliyye (Sevilla) gibi ana durakları değil, bunların arasındaki küçük durakları da gözetmek gerekiyor. Endülüs’ün Balkanlarla bir başka benzerliği de şu: Tek sefer, asla yetmiyor.

Nihayet, coğrafyamızın merkeze uzak noktalarından Buhara-Semerkand da, asla ihmal edilmemesi gereken bir havza. Bu iki şehir ve çevresinde, hikâyemizin başına, ortasına ve sonuna dair muazzam atıflar var. O turkuaz kubbeler, altında ne hazineler saklıyor…

***

Sadece bu kadar mı? Elbette değil. Ama üzerine tarih tefekkürümüzü ve coğrafya şuurumuzu bina edeceğimiz manzaranın ana sütunları bunlar.

İnsan bir kere yola düştü mü, önüne sayısız sürprizler çıkar. Buhara-Semerkand’ı ziyarete gidersiniz mesela, bir de bakmışınız, yolunuz Yeni Delhi’ye kadar uzanmış. Kudüs’ü ve Kahire’yi gördükten sonra, içinizde oluşan Ortadoğu’nun diğer şehirlerini de muhakkak görme arzusunu artık bastıramazsınız. Kahire’de Şiî Fâtımî İmparatorluğu’ndan kalma izlere göz gezdirirken, İran ve Irak’a karşı merakınız illa ki uyanır. Bahsettiğim beş ana coğrafyanın, yanına-yöresine dikkatleri yöneltmek gibi bir özelliği de bulunuyor.

Mutlaka dikkatinizi çekmiştir: Listede Mekke ve Medine yok. Dinî vazifeler ve uhrevî sorumluluklar olduğu için Mekke ve Medine’yi ziyaret, kapsam dışında. Harameyn’e yolculuk, herkesin kendi iç serüveni. Dışarıdan kimsenin müdahale edemeyeceği, yönlendiremeyeceği ve tüyo veremeyeceği kadar özel, kişisel ve şahsî bir çaba. Bu nedenle, Mekke ve Medine, listeye dâhil değil.

Yine, günümüzde Türkiye sınırları içinde olan bazı kadim şehirler de listede yok. Buralar, zaten ve mutlaka gezilmiş olacağı için, işaret etmeye gerek görmedim. “Şehzadelerin gönderildiği sancaklar”, “Eski başkentler”, “Paşaların cami ve külliye inşa ettirdiği yerler”, “Tarihi köprüler”, “Geleneksel evler” gibi çeşitli kategoriler oluşturarak, Türkiye’nin altını üstüne getirmeli. Bunu söylemeye bile gerek yok.

***

Şimdi geldik “Nasıl gezmeli?” sorusunun cevabına. Evvela, haritalarla samimiyeti artırmak şart. Hem yola çıkmadan, hem de yol boyunca, elden haritalar düşmemeli. Navigasyon türü modern icatlar, insanı sadece tembelleştirir, mekân algısını ve yön duygusunu yok eder. Bu nedenle, harita okuma işine eğilmeli. İkinci olarak, görülecek yerlerin tarihi güzelce okunmalı; seyahat boyunca da tarihi dokudan geriye kalanlara odaklanmalı. Üçüncüsü, sürprizlere ve anlık gelişmelere hazır olmalı; aşırı plancılık histerisinden kurtulmalı. Seyahat, sürprizlerle güzeldir. Dördüncüsü, coğrafyanın vereceği şeylere önyargısız ve şartsız açık olmalı. Gittiğimiz yerleri sürekli memleketimizle kıyaslayıp, gördüklerimizi kendimize yonttuğumuzda, başka kültürlerin ve toprakların bize katabileceklerine kapıları kapatmış olabiliriz. Ve son olarak, fotoğraf çekme çılgınlığına esir olmamak da hayati derecede önemli. Birçok insan, belki de asla açıp bakmayacağı fotoğrafları arka arkaya çekerken, gözünün önünde akıp giden hayatın ritmini kaçırıyor.

***

O zaman, aşk ile bir kere daha tekrarlayalım: Seyahat ediniz, çünkü seyahat taassubu yok eder.

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp