BENİM SEÇİMİM

BENİM SEÇİMİM


BENİM SEÇİMİM

 

 

 Temelden reddedilen bir sistemin seçim işlerine yönelik bir yorum yapmak, reddedenlere pek uygun düşmez. Ancak seçimin, o reddedenleri de alakadar eden başka boyutları olabilir ve o hususlarda görüş beyan etmek de meşru olsa gerektir.

 ***

 Geçmişte olduğu gibi günümüzde de hemen hiç değişmeyen şey, biz Müslümanların kendi ‘seçim’imizi yerli yerince yapamayışımızdır. Herkesin seçimi kendinedir. Müslümanın seçimi aslında herkesten daha kolaydır çünkü Müslümanın seçiminin çerçevesi zaten, iman ettiği Din tarafından çizilmiştir. Müslümanın bocalaması, tereddüde düşmesi, iki arada bir derede kalması gerekmez. Bütün bunlar bir tek şartla olur: İman ettiği Din’i tam olarak anlamamış ve kavramamışsa… Din onun için, bazı ibadet ve dua biçimlerini de ihtiva eden, bir nevi kişisel ‘huzur bulma’ vesilesiyse, bahsettiğim tereddüt ve gelgitlerin yaşanması sıradandır.

 

Her seçim, ülkede müthiş çalkantılara sebebiyet verir. Müthiş bir hareketlilik yaşanır. Milletvekili borsası açılır. Partilerin olağanüstü artan nabzı, liderlerin bağırıp-çağırmaları acayip derecede alakadar eder ülke insanını. Ülke bayram yerine döner. Her taraf cafcaflı bayraklarla donatılır. Ülke insanı siyaset uzmanlığında daha bir mesafe alır. Ayrıca partilerin seçmen katmanları arasındaki saflar daha bir belirginleşir. Bu arada ihanet, döneklik, millete düşmanlık, satılmışlık gibi zehir-zemberek söylemlerin haddi hesabı olmaz. Ağızlarını açanlar, yumarlar gözlerini. Seçmen kitlesi ise kulaklarını bu söylemlerin kimisine alabildiğine açar, kimisine alabildiğine kapatır. Bu arada nedense, ülkede seçim yapılır, Amerikan parasının ateşi yükselir.

 

Seçimler esnasında bir şey daha yaşana gelmektedir: Hemen her seçimde dindarlar arasında kıyasıya eleştiriler yaşanır. Beklenmedik şekilde birçok insan, iktidardaki ya da iktidar olmaya en yakın partiye dümen kırar. Bunlar çalkantılar oluşturur.

 

Önümüzdeki, ‘çok erken’e alınan seçimlerde bu tartışmalar, kıyasıya eleştiriler, insanların birbirlerine tafra satmaları yine tekerrür edecek. Katılanlar, vatan ve milletin selameti için seçimlere tam katılımı salık verecekler. Bunun sıradan bir seçim olmadığı, hatta bir seçimden öte bir şey olduğu iddia edilecek. Kimisi de buna ‘kurtuluş savaşı’ adını takacak.

 

***

 

Ülkeyi yönetmeye talip olanların ideolojileri, dini kanaatleri, inanma biçimleri, namaz, oruç gibi ibadetleri yapıp yapmamaları, din algıları, felsefi görüşleri doğrudan belirleyici bir özelliğe sahip değildir. Çünkü ülkeyi yöneteceklerde aranan evsaf daha farklıdır. Öncelikle şunun altını çizmek gerekir ki, bir ülkeyi yönetecek kadrolar, elbette yönetimde kendi politikalarını uygulayacaklardır ama bu politika, ülkeye hâkim vaziyetteki paradigmaya aykırı olamaz. Sistemin, kendisini koruyacak tedbirleri her zaman vardır. Sistemin temelleriyle oynamak şöyle dursun, bu uğurdaki niyetler bile anında fark edilir ve zamanında müdahale edilir. Bu anlamda hiçbir sistem sahipsiz değildir.

Ülkeyi yöneten kişi ya da kadroların, sisteme birtakım yenilikler getirmeleri tabi ki önemlidir. Bu yenilikler olmazsa, yeni yönetimin bir cazibesi olmaz. Hele de kitleleri ikna edecek, ülke nüfusunun yarısını peşinden sürükleyecek bir iktidarın, halkın beğenisini kazanacak, aynı zamanda ülkeyi geliştirip, zenginleştiren icraatlara imza atması kaçınılmazdır. Sistemin içteki ve dışa yönelik çapaklarını gidermesi, bazı miadını doldurmuş boyun ağrılarını gidermesi beklenir. Türkiye’de halkın ‘refah düzeyi’ önceki yıllara oranla artmıştır. İnsanların ceplerine daha fazla para girmektedir. Bunda AKP’nin, kadınların çalışmasına yönelik ‘pozitif ayrımcı’ politikalarının büyük payı bulunmaktadır. Kadın çalışınca, pek çok eve iki maaş girmektedir.

 

Türk toplumu teknolojiyi daha fazla kullanır, daha lüks arabalara biner ve daha büyük ve gösterişli evlerde oturur olmuştur. Yollar, hastaneler, hava alanları, iletişim vasıtaları, dev alış-veriş ve eğlence merkezlerini v.d. bu tabloya ekleyebiliriz.

 

Bir iktidarın bu ve benzeri bütün yapıp ettikleri, o iktidara, sistemi, bulunduğu yerden alıp, bambaşka bir dünya görüşüne taşıma hususunda bir serbestiyeti vermez. En azından şöyle düşünmek gerekir: Ülke, o iktidara, orayı yönetmesi ve mevcut ideolojisi doğrultusunda daha da geliştirmesi için teslim edilmiştir. Sistemi değiştirmesi, sistemin temelleriyle oynaması için değil.

 

Bunu, Kur’an’a yapacağımız bir müracaatla daha iyi açıklayabiliriz. Kur’an der ki, Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin erkek ve mümin kadınların o hususta başka seçim hakları yoktur! Çünkü Allah hükmünü vermiş, Rasulü de o hükmü tebliğ ve tatbik etmiştir. Hüküm Allah'a ait olduğuna göre, iman eden kimselerin başka bir tercihte bulunma muhayyerlikleri olamaz. Olursa, işte o zaman paradigmanın dışına çıkılmış olunur.

 

İşte demokratik bir sistemin işleyişinde de durum bu merkezdedir. Demokratik bir sistem de, kurucu ideolojisine rağmen, onu yöneten erkek ve kadınlara başka bir ‘muhayyerlik’ hakkı tanımaz. Aksi durumda, iktidar sahiplerinin bütün kredileri tükenir; sistem nazarında değer yitimine uğrar, hatta iş başka bir renge bürünür.

 

***

Türkiye'de laik-demokratik bir sistem caridir. Ülke laik-demokratik yasalarla yönetilmektedir. Geçmiş yıllarda bunu eleştirmek de suç sayılıyordu ve TCK’nın meşhur 163. maddesi ile pek çok insan bir ‘cereme’ ödüyordu.

 

Türkiye'de sistem halkla bütünleşmiş vaziyettedir. Türkiye şu anda ne 1930’lu-40’lı yılların, ne 50-60’ların, ne 70-80’lerin, ne de 90’ların ülkesidir. Sistem, geçmiş yıllardaki sendromlarını atlatmış, halkını küstüren politikaları, onun gönlünü alıcı ve halkı sisteme katmayı bilen politikalara dönüştürmüştür. Daha ‘becerikli’ politikacıları sayesinde sistem, bizatihi halka emanet edilmiştir. Şu anda artık sistemi devletten çok, halk sahiplenmiş durumdadır. Sistemin laik-demokratik niteliğini öncelikle toplum benimsemiş ve ondan razı olmuş bulunmaktadır. Sistem de halktan razıdır. Meselenin bu kıvama gelmesinde bilhassa AKP’nin çok büyük katkısı olmuştur.

 

Dikkat edilirse, AKP iktidarını yürüten fert ve kadroların namaz, başörtüsü ve başka dini ‘hassasiyetleri’ toplumun laik-demokratik bir düzen içinde yaşama ve bu düzeni sonuna kadar sahiplenme uğrunda herhangi bir engel oluşturmamaktadır. Bunun kısa özeti şudur: Toplum kelimenin tam anlamıyla sekülerleşmektedir. Bidayetten beri, Türkiye’ye biçilen rol gereği, İslam tamamen mabede ve bireylerin vicdanına(!) hapsedilmiş durumdadır. Bu sekülerleşme -süreç böyle devam ettiği sürece- daha da ilerleyecektir.

 

***

Peki bu durumda bir Müslüman olarak ben neyi seçeceğim?

 

Doğrusunu söylemek gerekirse, Müslüman demek zaten seçimini çoktan yapmış kimse demektir. Hatta diyebiliriz ki, Müslüman, seçimini Allah onu ebeveyninin zürriyetinden alıp, hayata çıkardığı andan itibaren yapmış sayılmalıdır. Çünkü Rabbi ona kendi nefsini şahit tutarak, kendisinin onun rabbi olup olmadığını sormuş, o da “sen benim rabbimsin!” anlamında, ‘evet’ cevabını vermişti. Bu bir ‘seçim’dir çünkü Allah'ı rab olarak tanımak, O’ndan başka hiçbir rab ve ilah edinmemektir. Allah'tan başka rab ve ilah edinmemek ise, insan hayatına dair değerleri Allah'tan başka belirleyici kabul etmemek; insan hayatına sadece ve sadece Allah'ın yön vermesini istemek demektir.

 

Şirk ise, Allah'ı bir yaratıcı olarak kabul etmekle birlikte, insan hayatına ‘Allah'tan [gökten] geldiği söylenen’ birtakım mevzuatın yön veremeyeceğine itikat etmektir. Bu durumda insan hayatına birçok ‘ilah’ ve ‘rab’ hükmeder, insanın birden fazla tanrısı olur ama bu durum, böyle bilinmez, hatta bunu ileri sürmek gülünç kabul edilir. Çağdaş müşrikin, insanın şirk koşmadığına dair anlatacağı onlarca açıklaması, yüzlerce gerekçesi vardır.

 

İnsan, akıllı ve irade sahibi bir varlık aşamasına gelip de, İslam'ı din olarak kabul ettiği an Müslim adını alır. Müslim olmak, yegâne hak din olan İslam’ı her şeyiyle benimseyeceği, pazarlıksız iman edeceği ve takatini aşmayan hususlarda da amel edeceği hususunda Allah'a söz vermektir. Din seçmek, ‘ben müslümanım’ demek, Allah'la bir sözleşme imzalamaktır. Bu sözleşmenin imzalandığı andan itibaren insan ‘kul’ makamına geçmiş, Allah'ı da rububiyet ve uluhiyet makamına layık görmüştür. Artık kul ilahlığa soyunmayacak, İlah’ı da kullaştırmayacaktır. Yani bundan böyle Din’i ona Allah öğretecek, kendisi Allah'a din öğretmeye kalkışmayacaktır.

 

Bu ilişkinin özeti Kur’an ve onun hayata geçirilmesi demek olan sünnet demektir. Kur’an bu amaçla inzal edilmiş Kitap’tır. Allah Rasulü Muhammed (sav)’in, Kur’an’ın tefsiri olarak yaşadığı İslam, biz müminleri mutlak bağlayıcıdır. Başka bir din de yoktur, başka bir sünnet de yoktur.

 

Allah'ın inzal buyurduğu ve Muhammed (sav)’in yaşadığı İslam’da küfrün ve şirkin zerresine bile yer verilmez. Şirkle uzlaşılmaz, şirk hoş görülmez, şirke haklılık payı verilmez. Şirk, şöyle ilişecek bir yer dahi bulamaz. Demokratik yaşam biçimi ise bütünüyle, Allah'a ait olanla beşere ait olanın uzlaştırılması esasına dayanır. Dolayısıyla, şirk olmadan demokrasi olmaz demek uygundur. Demokratik yaşam biçimi asla Allah'ı inkâr etmeyi önermez lakin Allah'a ait olanı yaşamasan, yaşamayı istemesen, hatta onu kötü bulsan, hatta yeryüzünde Allah'a ait olan hükümlerin/değerlerin tamamen ilga edilmesini istesen dahi, seni yine de saygın bulur, senin bütün haklarını garanti altına alır. Demokraside insan tanrı makamındadır.

 

Bir Müslüman neyi seçmiştir? Müslüman, günlük hayatında, ticaretinde, eğitimde, ahlakta, siyasette, hukukta, beşerî münasebetlerde, kısacası hayatın her alanında İslam'ın hükümlerinin uygulanmasını seçmiştir. Müslüman, maruf olanları seçmiştir ama marufu seçmek yeterli değildir. Aynı zamanda marufu emretmeyi, münkerden de men etmeyi seçmiştir. Marufu emredip, münkerden men edemeyince, Endülüs’te din değiştirmeye zorlandığı için gerçek kimliğini gizleyen Müslümanlardan bir farkımız kalmamaktadır.

 

Müslümanlar olarak ödevimiz, Allah'a kolayca hesap verebilecek bir yaşamla ahirete irtihal edebilecek bir iman, itikat, İslam ve amel üzere olmaktır. Müslümanlar olarak hiçbir şeyin körü körüne karşıtı, düşmanı ve münkiri değiliz. Karşıtlığımız, düşmanlığımız ve münkirliğimiz bir ‘basiret’ üzere olmak ve ilme (vahye) dayanmak durumundadır. Basiret üzere oluşumuz ve ilme dayanıp dayanmadığımız tartışmaya açıktır. Fakat tartışmak değil, yargısız infaz, küfür ve hakaret yolu tercih edilmektedir. Biz de Kitabımızdan, geçmişteki bütün rasullere aynısının yapıldığını öğrendiğimizde tedirginliğimiz gidiyor ve rahatlıyoruz.

 

Kısacası, Müslümanın seçimi, Allah'ın müdahil kılındığı bir hayatın inşasıdır. O hayatta Allah yegâne İlah ve yegâne Rab’dir. Allah’tan başka değer belirleyici yoktur. O hayatta Rasûl’ün örnekliği vardır. Rasulün tevazuu, ahlakı, sabrı ve küfre olan hazımsızlığı vardır. O hayatta Kur’an vardır. Allah'ı, Rasulünü ve Kur’an’ı bir tık kadar bile geri plana düşürecek bir seçim benim seçimim değildir. Kaldı ki, ‘muasır medeniyet seviyesi’ adı verilen çağdaş putperestliği, varılması gereken bir hedef olarak belirleyen seçimler Allah ve Rasulü’nü kaç tık geriye iteceklerdir, iyi düşünülmesi gerekir.

 

 

venhar

Google+ WhatsApp