Benden belediye başkanı filan olmaz!

Benden belediye başkanı filan olmaz!


Benden belediye başkanı filan olmaz!

 

 

“Siz belediye başkanı olsanız ne yaparsınız?” diye bir soru gelince, afalladım!

Soruyu soran da sıradan biri değil, yıllardır belediye başkanlığı yapan başarılı biri. Bölgesini sözün tam mânâsıyla ihya etmiş. “Köy gibi” yeri şehirleştirmiş: Parklarla, bahçelerle, hobi alanlarıyla, bilgi evleriyle donatmış.

Buna rağmen, baktı ki, ben hâlâ eleştiriyorum, pat diye o soruyu sordu:

“Sen olsan ne yapardın?”

Doğrusunu isterseniz, kendim için hiç resmi ya da siyasi görev düşünmedim. Çünkü beceremem. Benim kabiliyetim farklı alanlarda. Bu yüzden bir zaman düşündüm…

Belediye başkanı olsaydım, ne yapardım?

Kanalizasyon, çöp, su gibi rutin hizmetler tabii ki devam ettirirdim. Ama en öne “insan”ı alır, “önce insan” diyerek yola çıkardım. 

Bunun için de, şehirleştirilmiş alanlarda köy hayatı yaşar gibi yaşayanları “kent insanı”na dönüştürecek adımlar atardım. 

Kurslar tertipler, uzmanları halkla buluşturur, seminerlerle, konferanslarla ve sair eğitim kanallarıyla insanlara ulaşıp “şehir kültürü”ne geçişi sağlayacak bir gayret içinde olurdum.

“İrfan”ı, “hikmet”i, “himmet”i, “merhamet”i, “edeb”i, “âdab”ı, “haya”yı, “ar”ı, “düşünme”yi yeniden öğrenmelerini sağlardım…

“Sevgi” gönül işidir, her gönülde durmaz, ama herkesin “saygılı” olması gerekir…

Bu cümleden olarak insanlara “saygı”yı, “nezaket”i, “nezafet”i, “nezahat”i ve “nefaset”i öğretir, bilgiyi insanla buluşturacak her türlü tedbiri alırdım.

“Ana-Baba Okulu” açar, okuldan mezun olanlara “Ana-Babalık kursunu tamamlamıştır” anlamında bir sertifika verirdim.

Edebiyat, kültür ve ilim adamlarını sık sık bir araya getirir, onlardan “insanlaşma”konusunda yapılabilecekleri öğrenmeye çalışırdım.

Yönettiğim bölgenin milli ve tarihi eserlerine değer verirdim…

Bölgemde yaşayan insanları sık sık tarihi mekânlara götürür, “şehirde olmak”tan çok “şehri yaşama”yı idrak etmelerini sağlamaya çalışırdım.

Şiir, edebiyat, hat, vitray, ebru, çeşmibülbül gibi kadim sanatlarımız konusunda çeşitli kurslar açar, bunların yurtdışında tanınmalarını sağlardım.

Tarihimiz, edebiyatımız, sanatımız üzerine çalışma yapmak isteyenlerin yolunu açardım…

Gençlerin “Osmanlıca” öğrenmeleri için gereken tedbirleri alır, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış eserlere kolayca ulaşmalarını sağlardım.

“Nezaket okulu” açardım: Kaba-saba hale geldiği için çekilmez olan dünyamıza biraz olsun incelik katardım…

Bölgemdeki tüm sürücülere kurs mecburiyeti getirirdim. Trafik işaretleriyle birlikte neden bu işaretlere uymaları, neden yayalara yol vermeleri, kırmızı ışıkta durmaları, klâkson çalmamaları, zikzak çizmemeleri, patinaj çektirmemeleri gerektiğini, “kul hakkı bilinci” ekseninde anlatırdım.

Israrla anlamayanların belgelerinin iptali için çaba harcardım.

Ambülânsa yol vermeyenlerin “taammüden insan öldürmeye tam teşebbüs”le yargılanmalarını temin için gayret sarfederdim.

Çöp atmayı, çiçek koparmayı yasaklayacağıma, neden çöp atılmaması, çiçeğin niçin koparılmaması gerektiğini öğretici programlar düzenlerdim…

Gerçek tarihi öğrenmeleri için elimden geleni yapardım.

Bütün bunlardan sonra çok büyük ihtimalle ikinci kez seçilmezdim, ama olsun: Bir bölgeyi medenileştirmek için sanırım bir dönem yeter.

Anlayacağınız, benden belediye başkanı filan olmaz! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp