Belirsizlikler ve arzular

Belirsizlikler ve arzular


Belirsizlikler ve arzular

 

 

Kâğıt üzerinde bir siyâsetçinin başarısını belirleyen en mühim kriterlerin “güvenilirlik” olduğu tespit edilir. Bu, aynı zamanda “tutarlılık” ve “dürüstlük” gibi ahlâkî bir zemine oturtulur. Ben bunun çok da doğru olmadığı kanâatindeyim. Bir siyâsetçi, güvenilir olabilir; ama başarılı bir siyâset yürütemeyebilir. Veyâ tersinden bakalım; güvenilir olmayabilir; ama çok tesirli siyâsetleri hayâta geçirebilir. Reelpolitik düşünüldüğünde bu değerlerin karşılığını bulmak daha da zorlaşıyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Aslında bütün meselenin “alan açmakla” alâkalı olduğunu düşünüyorum. Dürüstlük veyâ güvenilirlik, temelde “söylem” ve “eylem” arasındaki mesâfeyi daraltır. Hâlbuki pratik hayât sayısız değişkeni içeriyor. Bahsi geçen “daralma”, pratik ten gelen bir sürpriz ile belirgin hâle gelir. Diyalektik bir savrulmayla siyâsetçiyi içinden çıkılmaz sorunlara muhatap kılar. Siyâsal târihlerin umut kırıklıkları, bu savrulmanın fonksiyonu olarak tecelli ediyor. Siyâsal nekropolis, kariyerlerini, başlangıçta büyük umutlar vaad etse de; büyük bir hayâl kırıklığı ile neticelendiren şahsiyetlerle doludur.

Güvenilirlik meselesi, esasta tabiî ki siyâsal bir meseledir. Ama “usta” bir siyâsetçi, bir söylem şişkinliği geliştirerek bu işin hallini aceleye getirmez. Bir “belirsizlikten” beslenir. Hattâ bu belirsizliği söyleminde kurucu bir unsur hâline getirir. Belirsizlik en büyük güçtür. Çünkü ucu açıktır. Kapalı devre işlemez. İddialı söylemi güven kazanmış bir siyâsetçi dâima beklenti doğurur. İki atımlık barutu vardır. İlk sapmada,kazandığı bütün güveni kaybeder. Belirsizliğe oynayan bir siyâsetçinin eli ise rahattır. Kamuoylarının alâkasını devamlı olarak canlı tutar. Onda tutarlılık aranmaz. Hiçkimse kendisine “tutarlılık-tutarsızlık” denkleminde bakmaz. Belirsizlik alanını nasıl dolduracağı tartışılır. Herkesin kafasında “Bakalım şimdi ne yapacak?” sorusu takılı kalmıştır. Bu iş şeytânî düzeyde işleyen siyâsal zekânın varlığına işâret ediyor.

Siyâsal karizma da belirsizlikten besleniyor. Karizma, karizma sâhibinin eylemeleriyle elde edebileceği bir şey değildir. Ona dışarıdan yüklenir. Karizma, târifi îtibârıyla bir belirsizliğin, vasatlarca içinin doldurulması ve bir şahsiyete mâl edilmesidir.

Her belirsizlik, aslında yaygın bir eksikliği ve bu eksikliğin doğurduğu arzuları anlatır. Belirsizlik arzuları kışkırtır. Her belirsizlikte ,tatmin bulmayan arzularımız depreşir. Siyâsal müteahhitlik, bu tatmin bulmamış arzuları tatmin etme ihtimâllerini örgütleme işidir. (Siyâsal mühendislik yoktur aslında. Siyâsal müteahhitlik vardır).

Trump, işe başladığı andan îtibâren bunu yapıyor. Obama’dan farkı da buydu. Obama “Değişim” sloganıyla yola çıktı. Kültürel vasatlarda bunun karşılığı elbette vardır. Yaygın tatminsizlikler düşünüldüğünde, hayâtında bir şeylerin değişmesini arzulamayan yok gibidir. Obama da bunu kullandı. Lâkin böyle yaparak daha baştan kendi siyâsetini kendisi sakatladı. “Değişim” diyen birisine “Haydi değiştir bakalım” diye bakılır. Bu şık slogan, Obama’yı iktidâra taşıdı. Ama eş anlı olarak onu bir ölçümlenmeye mahkûm etti. Onu daha baştan “Topal Ördek” hâline getiren de bu oldu. Amerikalı Obama’ya “Bakalım bizimki bugün neyi değiştirdi?” diye baktı. Yaşanan hayâtlardan duyulan rahatsızlıkların yansıdığı vasatî bir arzu olarak “Değişim”, belki yer yer haklı; ama neticede doyurulması imkânsıza yakın vahşi bir arzudur.

Değişim arzusunu hayâl kırıklığına dönüştüren bir diğer olgu, siyâsetin bu konuda ekonominin karşısında yaya kalmasıdır. Bu asırda değişim arzumuzu karşılamakta hiçbir şey tüketim ile yarışamaz. Tüketimin kodladığı değişim arzusunun karşılığını hiçbir siyâsal kod veremez.

Trump’ın söylemi, bir başka vasatî arzuya dayanıyordu:”Büyümek.” Değişim ne kadar “somut” ise; büyümek o kadar “soyut”tur. “Değişim” ne kadar ölçülebilir bir şey olup gerçek hayâtta karşılığı tartışılabilirse; “Büyümek” o kadar ölçülebilir olmaktan uzak ve karşılıksızdır. Büyümenin biricik somut karşılığı, insanın çocukluktan ergenliğe; oradan da yaşlanmasına uzanan trajik süreçlerdir. O bir çocukluk arzusudur. Biyografik evrilme içinde tam bir hayâl kırıklığı doğurur. Büyüdükçe küçüldüğünü, arttıkça eksildiğini öğretir insana. Her arzunun temelde bir yoksunluğa işâret ettiğini biliyoruz. Büyüme arzusunu, biyolojik büyümeye eşlik eden, eksilme ve küçülme algıları doğuruyor. Hiçbir ekonomik büyüme kodu bunu karşılayamaz. Tüketim de buna dâhildir. Tüketim, değişim arzumuzu karşılıyor. Ama tüketerek, en fazla eksik kalmadığımızı göstermiş oluyoruz. Bu da bizi büyütmüyor.

Siyâsetin ,ekonomi karşısındaki yegâne üstünlüğü büyümek arzusunu karşılama kudretidir. Vasatlarda bunun tatmini “meydan okumaya” dâir kolektif âyinlerde ortaya çıkar. Bunlar büyüme sanısının yakıtıdır. Tek tek küçülmüş bireyleri çeşitli duygulanımlarla çocukluklarına döndüren, bir büyüme sanrısıdır bu.

Bir zamanlar ideolojiler büyüme arzusunu örgütlüyordu. Ama, bu büyüme arzusuna tuhaf kimyâlar katarak onu dolayımlıyor; bu sûretle de aslında eksiltiyordu. Yâni ideolojiler bizi “büyütmek” iddiasındaydı. Bugün, büyümek arzusu bu kimyâsalları dışlıyor ve tecrübeyi daha dolayımsız ve aktüel hâle getiriyor. Trump işte bu dolayımsız dili kurdu.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp