Bayramlar bayram ola!

Bayramlar bayram ola!


Kurban ibadetine “tefekkür” gözüyle bakamayanlar, ortada sadece “kan” ve “et” görür. “Tefekkür” manzumemizden öyle bir koparıldık, “irfan” dünyamızdan öyle bir uzaklaştırıldık ki, kurbanı et ve kan olarak görenler türedi! Bunu fark bile edemiyorlar…

Hayatı, “salt mücadele” sayan anlayışın beyninize ve yüreğinize pompaladığı “iç savaş”lar, ancak bunu fark edince, biter. Kâinattaki mânâsızlıklar, mânâ kazanır.

İşte o zaman, insan olarak yaratıldığınıza, şükretme ihtiyacı duyarsınız.

Rahmetli anneciğim öyle yapardı: Ne zaman aynaya baksa hamdeder, şükrederdi. Bir gün çok şeyimiz olmadığı halde niçin şükrettiğini sordum.

Tuhaf tuhaf yüzüme baktı ve unutamadığım bir cevap verdi: “İnsan olarak yaratıldığıma şükrediyorum.”

O zaman anladım ki, insan olmak, başlı başına bir imtiyazdır, mazhariyettir; insanlık, ulaşılması zor bir makamdır. Ömür boyu şükretsek bile bunun bedelini ödeyemeyiz.

Fark ettim ki, okuma-yazma bilmeyen anneler de bazen ebedi hakikatin kapılarını aralayabilirler.

Benjamin Franklin boşuna dememiş, “Okuduğum en iyi kitap annemdir” diye…

Ben her bayramda, annemi çok özlerim.

Onunla ve ailemin diğer büyükleriyle geçirdiğim bayramlar yüreğimde tüter. Galiba onlarla birlikte, her şeye rağmen, çocukluğumu da özlüyorum. 

Çocukluk demek her şeye farklı anlamlar yüklemek demektir. Hayatı tümüyle idrak etmeden, dertlerini, tasalarını, çilelerini henüz yüklenmeden yaşamak, duru bir keyiftir.

Belki de bu yüzden çocukluğumuzun her anı hüzünde damıtılmış anılara dönüşür.

Hele de kurban bayramları…

Ellerimizde, önceden özenle hazırladığımız “dizim”ler, (et parçaları dizmeye yarayan ağaç dalları), yüreklerimizde bayram sevinci, üstümüzde büyüklerimizden bozma bayramlıklarımızla cami avlusuna doluşur, kurban kesimini izlerdik.

O günlerde “Her yer kan çanağı” türünden, “Kurban kesilmesini seyreden çocukların psikolojisi bozulur” cinsinden, tumturaklı muhabbetler yoktu. Kurbana ilişkin her işlem “ibadet” duygusuyla yapılır, farzlar, vacipler, sünnetler tartışılmazdı. 

Psikolojimize de bir şeyler olmazdı: Zira kurbanın “ibadet” vasfı, bebeklik günlerimizden itibaren beynimize nakşedilirdi.

Zaten bizim köyde topu topu iki, üç kurban kesildi. Fakirdik. Büyükbaş bir kurbana yedi kişi ortak olurdu. Yine de fakir fukaraya et dağıtılırdı.

Gerçi rahmetli babacığım da kurban kesenler arasındaydı, ama çocukluk işte; arkadaşlarıma özenir, onlar ellerinde “dizim”lerle cami avlusuna yığılırken, ben de aralarına karışırdım.

En büyük korkum ise, “Baban kesiyor” denilerek sepetlenmem ihtimaliydi. Kendimi dışlanmış hisseder, “Keşke babam kesmese de arkadaşlarımdan ayrı düşmeseydim” diye düşünürdüm.

Ah ben!.. Ah köy çocuğu (neden sonra, çocukluğumdan esinlenerek “Köy Çocuğu” isimli bir çocuk kitabı yazdım)…

Köyüm benim, hasret yerim!

Google+ WhatsApp