Bayramdır..

Bayramdır..


Bayramdır..

 

 

Kurban ve Hac, aynı zamanda iki bayramımız var..

Bayramlar bizi Allah’a yaklaştıran günlerdir. “Bildiğimi bilseydiniz, çok ağlar, az gülerdiniz” der Peygamber. Bayram deyince, eğlence, tatil, vur patlasın-çal oynasın bir şenlik değil. Yani “keyf” meselesi değil bayramlar bizim için..

Farkında mısınız, bayramlarımız bile sekülerleşiyor. BÇG döneminde başımızın belası laiklikti. Bugün başımızın belası sekülerleşme. FETÖ gelseydi, İslam artık bir din olmaktan çıkıp seremoni, ritüel ve ikonalara indirgenmiş bir religioya dönecekti.

Marksistler dine karşı adeta savaş açtılar. Sağcılar ve faşistler onu milli bir geleneğe dönüştürdüler, kapitalistler tarafından din  metalaştırıldı.

Dindarlar, iktidarı ve serveti ele geçirip toplumu dönüştürmeyi hayal ediyorlardı, gel gör ki, iktidar ve servet onları kuşattı ve onlar yaşadıkları gibi inanmaya başladılar. Yani dini dönüştürmeye başladılar. Anlayacağınız “Ava gidenler avlandılar” Şeytan onları Allah’la aldattı!

Devletin örgütlediği din, onu kim üretirse üretsin, o bir şekilde TSE damgalı bir din olacaktır. O din de elbette “Allah’ın dini” olmayacaktır. Din, Allah, Resul ve kitaptan ibarettir. Hiç kimse ona bir şey ekleyemez ve ondan bir şey çıkaramaz. Kim ki, ona bir şey ekler ya da çıkarırsa, kimi eklediği ve çıkardığı ile baş başa kalır.

Muhkem nas ile sabit olan bir konuda içtihad da olmaz. Dolayısı ile o konuda mezhep de, tarikat da ana belirleyici olmayacaktır. Müteşabih olan alanda ise zamana, mekana, şartlara bağlı olarak farklı yorumlar mümkündür. Ancak o yorumlar din değil, dinin yorumudur. Hiç kimse kendi yorumuna göre başkalarını tekfir edemez ve onlara hayat tarzı, düşünme ve davranış biçimi dayatamaz. Bu İlahlık ve Rablik iddiası olur.

Müslümanlar bu gibi durumlarda, ittifak ettikleri zaman birlikte hareket eder, ihtilaf ettiklerinde birbirlerini mazur görürler. Karar vermeden önce istişare ve şûra yaparlar, yani alimlere danışırlar, verdikleri karardan etkilenecek (Yarar ya da zarar görecek olan) kim varsa, ulaşabildikleri ile o konuda konuşurlar.

Birbirimizi dinlemeli, birbirimize kendimizi anlatmalı, yani tearüf etmeliyiz (Bilişmeliyiz). Yunus Emre 1200’lerden bu topraklardan insanlığa “Bilelim bilişelim” diye çağrı yapıyordu. Kederlerimizi ve mutluluklarımızı paylaşmalıyız. “Kederler paylaşıldıkça azalır, mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır.”

 Eğer bir konuda birden fazla kişi bir karar vermesi gerekiyorsa, hakeme gideceğiz. Bu farz. Yine de çözüm bulamayabiliriz. “Bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikatini Allah bize öbür dünyada gösterecektir.” Bu dünyada her şeyi çözemeyebiliriz.

Şunu aklımızdan hiç çıkarmayalım: Bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah murat etmiş olabilir. Biz bilmeyiz, Allah bilir..

Bugün dine karşı en büyük tehdit, din karşıtlarından çok dindar gözüken; ama  dinin yerine, dine karşı bir din ikame etmek isteyenlerden geliyor.

Allah’ın dini; yeri, göğü, ölümü ve hayatı açıklarken, “piyasadaki din” karı ile koca arasındaki sorunu bile çözmekten aciz.

Hem bu “folklorik din”e göre, Allah’ın emirlerine uymazsan haram, Resulullah’ın sünnetine uymazsan mekruh, fakat onlar gibi düşünmezseniz, dinden çıkarsınız. İnsanların Allah’ın kitabına değil de, kendi lider, örgüt ve şeyhlerine çağıranların peşinden gitmeyin.

Aynı Allah’a, Resul’üne ve kitab’a iman edenler, tek bir millet, tek bir ümmet, tek bir cemaattir. Kim ki kendine başka bir cemaat nisbet ediyorsa, kendine ya yeni bir İlah, ya yeni bir kitap ya da yeni bir Resul uydurmuştur. Aynı Allah, Resul ve kitaba iman edenler “kardeş”tir / ”İhvan”dır.

Bunu tekrar tekrar söylemek istiyorum. Dinde tartışmayı bırakalım. Sonra tefrikaya düşeriz de, rüzgarımız kesilir. Birinin diğerine uzaklığı, ötekinin berikine uzaklığına eşittir. Birinizin fikri diğerine ne kadar garip geliyorsa, ötekinin fikri de berikine o kadar garip gelir. Niye tartışıyorsunuz ki. Sonuçta ya kavga edersiniz ya da birbirinizi tekfir edersiniz. Tartışmaya mecbur kalırsanız da güzel söz ve hikmetle doğru olduğunu düşündüğünüz fikri açıklayın. Işık gelince karanlık yok olur. İnsanlar kör bir inatla yanlış da olsa fikirlerini savunmaya devam ediyorlarsa, anlamak istemeyenden daha anlayışsız kim olabilir ki! Temel emniyetlerinize yönelik açık ve yakın bir tehdit oluşturmuyorlarsa, o zaman bırakın kendi cehennemlerine sırtlarında odun taşımaya devam etsinler.

Kendini “Cemaat” olarak tanımlayan hangi dini topluluk diğer kardeşleri ile istişare ihtiyacı duyar ki! Her birinin yanılmaz, gaybi bilgi ve tasarruflara sahip, herkesin mutlak anlamda tabi olması gereken önderleri var. Her biri, diğerlerini önlerinde “Musalla taşında meyyit gibi” bekliyor. Şii’si, Sünni’si, Vehhabi’si fark etmiyor. Herkes itaat bekliyor. Biat’ın içini boşaltıp, bir kişinin ötekisine mutlak itaati gibi yorumluyorlar. Oysa karşılığında cennetin satın alınacağı bir eylem için birden fazla kişinin, karşılığını yalnız Allah’tan bekliyor olarak, birbirlerine verdikleri söze itaat, bu  anlamda Allah’a verilen söze itaat anlamı var bunun. Böylece karşılığında cennetin satın alındığı bir sözleşme sözkonusu olan Biat’da. Hatta öyle şeyler yazıp söylüyorlar ki, tabi olan, tabi olunan için yaratılmışmış. Böyle düşünmesi gerekirmiş tabi olanın.

Hani bize “Din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin” denmemiş mi idi? Hani müzakeresiz, mutlak otoriteye itaat bu kapsama girmez mi?

“Tefrika girmeden bir millete düşman giremez” diyor şair. Bakın yarın bayram namazı, cuma namazı tek merkezde kılınacak dense, inanın bu kafa ile yine sorun yaşarız. Kimin şeyhi imam olacak tartışması yaşarız. Bırakın mezhep meselesini, tarikat farkını şeyhler arasında bile sorun olur. Bu kafa ile nasıl tek bir ümmet olacağız bilmiyorum. Bursa’dan yayılan bir “Bade’ci Şeyh” hikayesi var. Bakın halk arasında böyle bir dine inanmaya meyyal bir altyapı var. Bu altyapı değişmeden bu istismarların önü alınamaz. Ama bu kafa ile de bunları sorgulamak çok kolay değil.

Bakın, kimse kaderinizi, rızgınızı, ecelinizi değiştiremez. Kimse göklerin hazinesinin anahtarına ve bilgisine sahip değildir. Ben olmazsam, şunlar olmasaydı, bunlar olmazdı gibi yalanlara inanmayın. Din ve devlet büyüklerinizi olmadıkları şekilde yüceltmeyin. Allah, bizleri mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle, kimi zaman artırarak ve kimi zaman eksilterek imtihan edecek. Kıyamete kadar bu böyle olacak. Bundan sonra bazı şeyler olmaz diye ham hayallere kapılmayın. İyilik ya da kötülük, hiç biri sürekli değildir..

Bayram günlerindeyiz. İsmail’i, siz kendi İsmail’inizi düşünün. Hz. İbrahim’in başına gelenleri hatırlayın.. Peygamberlerin bile sahip olmadıkları birtakım şeyleri, kendi lider, örgüt ya da manevi önder ittihat ettiğinizi kimselerde vehmetmeyin..

Allah’ın muttaki kulları, mahzun olmayacaklar. Allah onları yeryüzünün varisi kılmak ister, yeryüzünü onlara mescid kılmak ister, ama O, zalim ve cahillere yardım etmeyeceği gibi, O, her topluluğun layık olduğu gibi idare olunacağını söyler. O, servet ve iktidarı halklar ve ülkeler arasında evirip-çevirendir.

Selâm ve dua ile..

 

yeni akit

Google+ WhatsApp