Batılılaşma sürecinde neler kaybettik?(4)

Batılılaşma sürecinde neler kaybettik?(4)


Batılılaşma sürecinde neler kaybettik?(4)

 

 

Dört gündür “Neler kaybettik” sorusuna cevap arıyoruz, kaldığımız yerden devam edelim…

Osmanlı halkı, ramazan dışında, kuşluk ve akşam vakti olmak üzere günde sadece iki öğün yemek yer, yemek aralarında atıştırmazlardı. Sofra bezi döşemeye yayılır, üzerine bakır bir sini konur, aile bireyleri sininin etrafına serpiştirilmiş minderlere bağdaş kurarlardı. 

Önce oturma ve yemeğe başlama hakkı aile reisinindi. Sofrada başköşe onundu. Çocuklar ise annenin yanında yer alırdı. Yemek yemenin kuşkusuz bir adabı vardı ve herkes buna çok dikkat ederdi…

Yemeğe aile reisi yüksek sesle “besmele” çekerek başlardı. Aile reisinin yüksek sesle besmele çekmesi, diğerlerinin hatırlaması, çocukların da öğrenmesi içindi. Besmelesiz yemek yemenin bereketsizlik getireceğine inanılırdı… 

Sağ elle yer içer, eve giriş çıkışta önce sağ adım atılır, soldaki sağdakine yol verirdi. Bu hem sünnet, hem de görenekti…

Fazilet (manevî kuvvet, erdem, iyi ahlâk,  iffet), nezaket, nezafet (temizlik), nezahet (ahlâk temizliği, saflık), necabet (soyluluk) diye özetlenen dört kural hayatın tümünü kucaklardı. Bu yüzden itiş-kakış olmaz, kimse kimsenin sözünü kesmez, kimse kimseyi aşağılamaz, asla hakaret etmezdi (Edmondo de Amicisisimli İtalyan gezgin ve yazar, 1880’lerde yayınladığı kitabında, meşhur “Osmanlı nezaketi”ni şöyle anlatıyor: “İstanbul Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki (hoşgörülü), ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görebilirsiniz.”

Tekke, zaviye ve dergâhlar günün her saati faaldi. Günlük işlerini bitirenler bu mekânlardan birine gider, boş vakitlerini hoş sohbetler eşliğinde bir şeyler öğrenerek değerlendirir, ruhlar tekke, zaviye ve dergâhlarda olgunlaştırılırdı…

Eski insanımızda kıskançlık, hased, gıybet gibi olumsuzluklar yaygın değildi. Kimse kimsenin kuyusunu kazmaz, “insan insanın kurdu” olmazdı! Tabiatıyla da toplumda “fitne” çıkmazdı. Mahallenin yaşlıları gençlere örnek olur, fark ettirmeden onları denetler, büyük yanlışlara meyledenleri uyarırlardı.

Kalabalık arasına bir âlim girince, herkes ilmine hürmeten ayağa kalkar, en güzel yere buyur ederler, ikramda yarışırlardı. Yahut yaşlı biri girince, yaşça küçük olanlar derhal ayağa kalkıp yaşına hürmet gösterirlerdi…  

Yabancı birinin yolu mahalleye düştüğünde yatacak ve yiyecek sorunu yaşamaz, misafir almakta mahalleli âdeta yarışa girerdi…

Misafire “Aç mısınız?” diye sormak ayıp sayılırdı. Bunu kahve ile test ederlerdi. Misafir önce kahvenin yanında getirilen suyu alırsa aç sayılır, kahveyi alırsa tok sayılırdı. Ona göre ya sofra kurulur ya da mevsim meyvesi ikram edilirdi…

Osmanlı insanı “Yiyeceğini değil, yedireceğini düşün” (atasözü)derdi. Toplumun en fakirleri bile “ikram” ve “ihsan” etmeyi severlerdi…

Küskünler mahallenin yaşlıları tarafından bayram öncesi tespit edilir, sorun tatlıya bağlanır, bayrama barış içinde girmeleri sağlanırdı. Hatta ufak-tefek kavgalar mahkemeye intikal ettirilmez, mahallenin yaşlıları tarafından sonuçlandırılırdı.

Devam ederiz…

 

yeni akit

Google+ WhatsApp