Batı merkezli dünya

Batı merkezli dünya


Son yazımda, tıpkı bir zamanlar olduğu üzere “ABD-Sovyetler Birliği” karşıtlığını nasıl bir dünyâ sistemi değerlendirmesine tâbî tuttuysak, ABD-Çin gerilimini de aynı eksende ele almanın gerekli olduğunu vurgulamıştım. Hatırlayalım; 20. Asır, sanayi temelli, tam istihdam ve büyümeye dayalı bir “devlet kapitalizmleri” çağıydı. Keynes bunun mimârıydı. Devletler, ister New Deal üzerinden ABD’de, ister Ren kapitalizmi temelinde Avrupa’da başat bir rol oynuyordu. Sovyetler Birliği, buna Çin’i de katabiliriz, devlet kapitalizminin en yoğunluklu uygulamalarını ortaya koymaktaydı. 20.Asır aynı zamanda sömürgeciliğin tasfiyesi dönemi olarak da görülür. Yeni uluslar da devlet kapitalizminin rasyonellerine göre inşâ ediliyordu. Bu coğrafyalarda devlet veyâ devlet olarak görülen partitokrasiler, sermâye birikimi sağlamak üzere kolları sıvıyordu. Hâsılı, devlet kapitalizmi 20. Asrın paradigmasıydı. Pekiyi farklar neydi? Bütün devlet kapitalizmlerinde şu veyâ bu derecede bir “yeniden bölüşüm” esastı. Siyâsal olarak mesele, yeniden bölüşümün “pazarlığa” dayalı olup olmamasıyla alâkalıydı. İçinde fırtınaların koptuğu bardak da zâten buydu. Batı dünyâsı yeniden bölüşümü liberâl demokrasi aracılığıyla, pazarlığa dayalı olarak tanzim etmişti. Sovyetler veya “III.Dünyâ” modellerinde ise yeniden bölüşüm işi, devletin “münâsip gördüğü kadarıyla” sınırlıydı. İdeolojik gerilimlerin harâretine kapılıp “İki Kutuplu Dünyâ” algısını ve yanılgısını yaratan da buydu.

20. Asırda, yerküre üzerinde sosyal olamayan devlet bulmak neredeyse imkânsızdır. Eğer sosyal devletin reel olarak sosyal mâliyetini merak ediyorsak, burada da çok çarpıcı ve beklenmedik bir tablo çıkar karşımıza. Herbert Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsanı”dır bu. Merkeziyetçi yapıların kuşatıcı tesiri altında “kuzulaşmış”, etkinlik duygusu ve verimliliği günden güne düşen bir insanlıktır… İster baskı üzerinden, ister himâye üzerinden süreçler aynı kapıya çıkıyordu. 1960’larda başlayan başkaldırıların “kültürel” temelli olması da bu sebeptendir. Mao’nun “Kültür Devrimi”nin Batı’da yarattığı büyü de aynı şekilde görülmelidir. Kültür son sığınak gibi görülüyordu. “Ekonomipolitik” karşısında özgürleşim alanı olarak “kültürpolitik” bayraklaştırılıyordu. Kültürpolitik aynı zamanda sermâye-devlet ve ulus arasında zâten güç belâ sağlanmış olan bağları da aşındırıyordu.

21. Asırda sermâyenin siyâsal davranışları, bir taraftan “Yeni sağ” üzerinden (sosyal) devleti; diğer taraftan ise (etniklik, cinsiyet ve din temelli) kültürpolitik tepkileri kolonize ederek ulusları dağıtmayı hedef aldı. Hâsılı çoğulculuk her zaman bir yanılsamaydı; ama bu evrede mânâsını iyiden iyiye kaybetti. Devletler, kendilerini sosyal vazifelerinden âzad etmeye, aslî pozisyonları olan şiddet tekelleri üzerinden baskılama işini yapmaya zorlanıyorlardı. Bu tabiî ki “özgürlükçü yeni sol”un tepkilerini çekiyordu. Ama ne gam… Yeni sol, işin içindeki sermâye tesirini artık görmediği için, devlet reflekslerini “arkaik devletçiliğin uzantısı” olarak görüyordu. Hattâ devlet ile girdikleri mücâdelede, çeşitli vakıflar üzerinden sermâyeden aldıkları desteği hayırhah bir gelişme olarak kabûl etmekte bir beis görmüyorlardı. Yeni sol, dünyâyı “iyiler” ve “kötüler” arasında bölen, basbayağı edebî bir naiflikle yapıyordu bunu. (İyiyi kovalayan bir sermâye de olamaz mıydı? Canım, Engels de bir kapitalist değil miydi? Dinazorluk yapmanın da bir âlemi olmamalıydı). Hâsılı, siyâsal kartlar, ister sol, ister sağ üzerinden sermâyenin elindeydi. Vaziyetin icap ettirdiği üzere, isterse özgürlük adına sol kartları, isterse düzen adına sağ kartları masaya sürebiliyordu. Elyevm de durumu budur. Bugün kavganın küresel ölçekte “devlet-ulus” yapılarıyla “uluslarüstü” sermâye yapıları arasında cereyan ettiği anlaşılıyor. Bölgesel düzlemlerde alışageldik devlet -uluslar arasındaki gerilimlerin rolünün 21. Asırda marjinal olduğunu, yukarıdaki asli bölünme ve gerilimin bağımlı değişkeni olduğunu düşünüyorum.

Gelelim ABD-Çin gerilimine. Çin’i bir drenaj işleri yapan bir müteahhit devlet görüyorum. Sermâyenin Çin’e kaçması, Çin’in devâsa bir üretim gücü olarak şaha kalkması, Batı merkezli bir dünyanın sonu gibi değerlendiriliyor. Yakın zamana kadar ben de öyle düşünüyordum. Ama artık değil. Evet, Çin sâdece Batı’nın drenaj sistemini oluşturuyor. Evvelâ Batı’nın emek yoğunluklu, kirli, bol atıklı sanayilerini emdi. Ama daha sonra sermâye ve teknoloji yoğunluklu sermâye de Batı’yı terk etti. Detroit’den sonra Silikon Vâdisi de boşalıyor. Çin, uluslarüstü yapılar tarafından kontrol edilecek ve yönetilecek yeni dünyânın teknofaşizme uzanan uygulamaları için âdetâ bir laboratuvar gibi çalışıyor. Bu sistemler, Doğu’da pekiştirilip, daha sonra, aşama aşama sağlık ve terör üzerinden korkuyla yönetilen Batı’daki kamuoylarına teşmil edilecek. Çin, çevreyi kirleten ve baskıcı bir “karanlık evren” olarak hep lânetlenecek. O ara, Batı, kendi morâl üstünlüğünü onaracak ve Green New Deal üzerinden steril bir dünyâ kuracak. Ulus-devletler olarak kodlanan bir Batı hegemonyası yok gelecekte. Daha coğrafyasız bir Batı bu. Katı olan her şey buharlaşır, demişti Marx. Gaz formuna ulaşmış, evrenselciliğin uluslarüstü yapılarla buluştuğu, özdeşleştiği, bulut teknolojileriyle yürütülen, güvenlik temelli, özgürlüklerin ise gereksizleştiği, ve gömüldüğü yeni bir Batı merkezli bir dünyâ bu.. Başarabilecekler mi, göreceğiz.


Google+ WhatsApp