Balköpüğü

Balköpüğü


Balköpüğü

 

 

İmkânı yoktu çalışmasının. Bilgisayar ekranının sağındaki boşluktan belki beş yüzüncü kez Ebru’nun gözlerinin rengini anlamaya çalıştı. “Balköpüğü dedikleri renk bu olmalı” diye düşündü.

Çalışmasının imkanı yoktu da sanki başka bir şey yapmasının imkanı var mıydı? O gözler orada öylece dururken, o eller öylece orada… Bir kafenin duvarında gördüğü o güzel kızın fotoğrafının altındaki yazıyı hatırladı: “Lütfen dünyamızı terk edin.”

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Dünyada değildi ki terk etsin.

Ofisten birlikte çıktılar. “Üsküdar’a mı geçiyorsun?” diye sordu Samet, “ben de bir arkadaşımla buluşacağım da, istersen birlikte geçelim diyecektim.”

Üsküdar yalandı tabii. Kırk beş dakika, belki trafiğe göre 1 saat daha Ebru’nun gözlerini görebilme ihtimali için söylenmiş bir yalan.

Çiçek Pasajı’nın içinden geçerek İstiklal’e çıktılar birlikte. Vardan yoktan konuşarak meydana geldiler. Sağa kıvrılıp Beşiktaş dolmuşlarından birine bindiler. Ebru’nun “saçmalama ya” demesine aldırmadı Samet, iki kişilik uzattı ücreti.

Dolmabahçe Stadı’nın önü her zamanki gibi felçti. Trafik sıkışıklığına sevinir mi insan? Bazen evet, hem de çok sevinir. Ebru’nun sımsıkı tuttuğu markalı çantasına, çantasının içindeki pahalı gözlük kabına bakıp yine o düşünceye teslim oldu. “Belli ki hali vakti yerinde ailesinin, sen bir berber çocuğusun. Nasıl olacak o iş?”

Sonra def etti o düşünceyi. Def etmesi için bayağı bir sola dönüp Ebru’nun balköpüğü renginde olduğunu düşündüğü gözlerine bir kez daha bakması gerekti. Dünyayı ve içindekileri unutmak için yapılmış bir kuyuya benzetti Ebru’nun gözlerini. “Kuyuya düşene Yusuf derler efendi. Senden de bir vezir olur belki” diye düşünerek gülümsedi.

Ebru farkında değil miydi Samet’in eriyip bittiğinin? Samet’e kalırsa farkındaydı ama belki de… O “belki”yi bir bıçak yardımıyla delik deşik etmek istiyordu. “Lüks otel odaları gibi kuşku” mu demişti İlhami Çiçek? O kuşkuyu öldürmek, öldürmek istiyordu.

Üsküdar motoruna bindiler. Denizde trafik yoktu. Üzüldü Samet.

“Eee, nereye gideceksin” diye sordu Ebru motordan indiklerinde. Nasıl bir boşluğuna denk geldiyse Samet’in “senin gittiğin yer neresiyse oraya” deyiverdi. O cümleyi oluşturan kelimelerin nasıl olup da ağzından döküldüğüne kendisi de inanamadı. Hatta kelimelerin bazılarını durdurmak istedi ama durmadı kelimeler.

Ebru, Samet’in ne dediğini anlamak ister gibi baktı bir süre. Sonra “o zaman şu taraftan yürüyeceğiz” dedi. Bunu dedi evet. O sırada bir hakaret, hatta belki bir tokat bekleyen, kendisini buna hazırlayan Samet’in bu cümleyi algılaması gereğinden uzun sürdü.

Bağlarbaşı’na doğru çıkan yoldan sağa döndüler. Bir caminin yanından geçip Selamsız Yokuşu’na vurdular kendilerini. Hiç konuşmadan geçtiler o mesafeyi.

Nihayet Samet, Selamsız Yokuşu’nun ortalarında bir yerde “çok dikmiş yokuş” diyerek sessizliği bozmayı denedi. Ebru, usulca fısıldadı nefesini bırakarak: “Benimle birlikte yürümek istiyorsan bu yokuşa alışacaksın.”

Motorlu bir kuş oldu o anda Samet. Değil Selamsız Yokuşu, Everest olsa Konya Ovası gibi görünürdü gözüne artık.

Bir müddet daha tırmandılar yokuşu. Belli bir yere gelince Ebru “ben artık buradan ayrılayım, evimiz şu sokakta” dedi parmağıyla işaret ederek.

Bir şey söylemesi gerekiyordu Samet’in. Bir şey. Her şeyi kesinleştirecek, bütün muğlaklıkları yok edecek bir şey. Her zaman yaptığını yapıp bir şiire sığındı. Okuyuverdi: “içimden dedim beraber yürüyelim olur mu / varsın gölgemiz olsun hüzün / dilediği gibi uzatsın canevimize ayaklarını / varsın annemiz olsun tütün / hayat daha sert vursun yumruklarını”

Ebru gülümsedi ve Samet’in hiç beklemediği bir şey yaptı. İlhami Çiçek’ten verdi cevabı: “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.”

Muğlaklık dağılmış, yokuş bitmiş, bembeyaz bir düzlük açılmıştı. Samet sokağın içine kıvrılıp kaybolan Ebru’nun arkasında bıraktığı ize bir renk aramaya koyuldu: “Balköpüğü bu değilse, başka hiçbir şey değildir” diye düşündü. O dakika anladı işte. Ebru’nun gözleri balköpüğüydü. Kesin.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp