Bakıp da görememek

Bakıp da görememek


Bakıp da görememek

 

Şiddet ve katliamların sıradanlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Başımızı arkamıza çevirdiğimizde, savaş, işgal, acı, göç ve yoksulluğun izlerini görüyoruz. Afganistan’da, Hocalı’da, Çeçenistan’da, Bosna’da, Myanmar’da, Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta ve Doğu Türkistan’da katledilen insanların yüreklerimizde oluşturduğu yara sürekli kanıyor. Fakat haksızlığa olan tepkimizi kaybettikçe, suskun ve tepkisiz topluluklara dönüşüyoruz.

Gözümüz şiddet ve katliamlara o kadar alıştı ki, artık bakıyoruz fakat göremiyoruz, işitiyoruz fakat duyamıyoruz, hüzünleniyoruz fakat ağlayamıyoruz. Yoğun bir kimlik karmaşası içindeyiz, kimin dost kimin düşman olduğunu ayırt edemez hale geldik. Şiddetin müntesiplerine karşı çıkmak yerine birbirimizi düşman ilan etmeye başladık. Etnik ve mezhepsel çatışmalar ve kopardığımız kardeşlik bağlarımız bize çok şey kaybettirdi. Kardeşlik ağımızı artık İslam üzerinden değil bağlı bulunduğumuz cemaat ya da grup üzerinden oluşturmaya başladık.

Küresel Siyonist güç odakları, Müslümanlara dolaylı olarak değil artık doğrudan saldırıyor ve niyetlerini açıkça ifade ediyorlar. Müslümanlar aleyhine oluşturdukları negatif algılar üzerinden hareket ederek kendilerine alan açıyor, yakıp yıkıyor şiddet üstüne şiddet ekiyorlar. Bizim topraklarımızda bizim çocuklarımızı katlediyor, bizim insanlarımızı birbirlerine kırdırıyor, şehirlerimizi yıkıyor ve sokaklarımızda ellerini kollarını sallayarak yürüyebiliyorlar. Yaşanan katliamlar, çocukların ölüm çığlıkları, yoksullaştırılan, yurtlarından sürgün edilen insanlar kendilerine uzanacak bir el beklerken bizim mahallenin sakinleri ise hâlihazırda kalıcı bir çözüm üretmiş değiller. Oysa zulüm hiçbir zaman kalıcı bir zafer elde edemez, edemeyecektir de, fakat bunun için Müslümanların direnç göstermeleri ve insanlık adına bir adım atmaları gerekir.

Müslümanların birlik ve bütünlüğü sağlayabilmeleri için kadının dövülüp dövülmeyeceği, asansörde halvet meselesi, çocukların evlenme yaşı, yutulan zeytin çekirdeğinin orucu bozup bozmaması, cep telefonundan dinlenen Kur’an için abdest alınıp alınmayacağı üzerine kafa yoran hocalarımız, İslam toplumlarının akidevi, kültürel ve toplumsal sorunları ile yakından ilgilenmeli ve fertleri tefrikaya karşı uyarmalıdırlar. Aksi takdirde daha ağır yıkım ve katliamların yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Müslümanlar topyekûn tehdit ve tehlike altındayken din adına ahkâm kesen kişi ya da kişilerin kıyıda kalmış meselelerle meşgul olmaları, bununla da kalmayıp fertleri miskinliğe, vurdumduymazlığa teşvik etmeleri anlaşılır gibi değil. Oysa siyasi politik çevrelerin, kanaat önderlerinin, âlim ve mütefekkirlerin asli görevi ilk evvela toplumun güvenliğini sağlamak ve onlara sağlıklı bir bakış açısı kazandırabilmek olmalıdır. Fakat ne yazık ki şimdilik bu temenniler sadece söylemlerde kalıyor, eyleme dönüşemiyor.

 

milli gazete

Google+ WhatsApp