Bakalım kim kazanacak?

Bakalım kim kazanacak?


Marx’ın en mühim kavrayış eksikliği gösterdiği husus devlet ile alâkalıdır. Bir basitleme olarak devletin, “sermâyenin baskıcı aygıtı” olduğunu iddia etmiştir. Entelektüel odaklanmasını üretim tarzları üzerine yapan düşünür, elbette ki çok esaslı bir unsuru açığa çıkarıyordu. Çektiği insanlık fotoğrafının en berrak kısmı buydu. Ama bilindiği üzere her fotoğrafın berrak gösterdiği şeyler olduğu kadar silikleştirdikleri de vardır. Aslında her berraklık biraz da bâzı şeylerin silikleştirilmesine dayanır. Marx da ekonomiyi berraklaştırırken bunun mâliyeti olarak devlet, siyâset, ideoloji, hukuk gibi unsurları silikleştiriyordu. Alt yapı-üst yapı ayrımı da bunu göstermektedir. Halefleri bunu görmüş, başta Althusser olmak üzere bâzı düşünürler, devletin, diğer yapılar gibi ihmâle gelmeyeceğini, en az ekonomi kadar ehemmiyeti olduğuna işâret etmişlerdir. Bâhusus Poulantzas’ın “devletin özerkliği” fikriyâtı bu îtibarla çok sayıda verimli tartışmaya yol açmıştır.

Devletin târihi çok kadim bir târihtir. Devlet, hâkimiyetin mutlak sâhibi olarak tecessüm etmiş; kadim dünyâda kendisine rakip olarak sâdece, maddî mânâda yerel iktidar odaklarını ve eğer mevcutsa “hâkimiyetin İlâhî olduğunu” ileri süren kurumsal dîni bulmuştur. Modern dünyâda devleti zora sokan iki unsur peydahlanmıştır. Bunlar sermâye ve ulustur. İlki modern ekonominin billûrlaşması; diğeri ise onun siyâsal-toplumsal yüzüdür. Sermâye, her ne kadar çok farklı rasyonellere sâhip olsa da her ikisine “şartlı olarak” ihtiyaç duyar. Devlete, işleyişinin selâmetini sağlayacak bir düzen kurucu olarak; ulusa da bir üretim ve savaş teşkilatlanması olarak. Ama kendisine vergi ve benzeri kısıtlamaları koyan devletle ve sınıfsal mücâdeleler düzeyinde ulusla karşı karşıya gelir. Bu mücâdeleler hiçbir zaman teke tek olmamış, karmaşık bağlar üzerinden yürümüştür. Misâl verelim: ulusu bir topyekûn güç olarak, hâkimiyet meselesinde olduğu gibi devletle çatışırken desteklemiştir. Ama ulusun sınıfsal düzlemde çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfıyla da çatışmıştır. Bu defâ da, düzen rasyonelinden hareket eden devletlerin bu refleksini ulusun bir parçası olan işçi sınıfına karşı kullanmıştır.

20. asırda (1945-1990) devlet ve ulus bağı, sıcak meseleler devâm etse ve bu iki kuvvet sık sık karşı karşıya gelse de, çeşitli sözleşmeler üzerinden bir şekilde kuruldu. Ulus devlet bunun adıdır. Bu aynı zamanda devlet ile sermâye arasında da bir uzlaşmaya işâret eder. Buna, 20. asrın ruhunu veren devlet kapitalizmleri ismini verebiliriz. Devletler ekonomiye müdahale edecekler, altın-sermâye disiplini üzerinden onu merkezîleştirerek ulusların yararına düzenlemeler yapacak, sermâye karşıtlığı ekseninde yatıştıracak, yeniden bölüşümü disipline ederek arz-talep dengesizliğini giderecekti. 20. asırda kurulan bu dengeler 1970’den îtibâren bozuldu. Fiat veyâ îtibârî para sistemi eş anlı olarak ulusları, devlet ve sermâye arasında sağlanmış dengeleri çözmeye başladı. Bu çözülme hem devletler hem ulusları eş anlı olarak ağır bir borçlanmaya sokan bir çözülmeydi. Sâdece bu da değil; çok mühim bir ayrışma da finansal sermâye ile reel üretimi yapan sermâye arasında oldu. Bunun neticesinde, merkezî sınâî yapıların dağıldığını ve uluslarla olan bağını büyük ölçüde kopardığını gördük. Bu biraz da bir paniğin neticesidir. Devâmiyetini sağlamak için senede en az % 3 büyütmek zorunda olan yatırımcı sermâye, artan maliyetler ve düşen verimliliklerini aşmak için, refleks gösterdi ve ucuz emek cennetlerine dağıldı. Dahası çevrimi her an biraz daha zorlaşan ağır borçlanmalar içine girdi. Bu gelişme, zâten başlangıçtan beri var olan, üretken ve yatırımcı sermâye ile finansal sermâye arasında yer alan sermâye birikiminin derin iç çelişkisini de su yüzüne çıkarmış oldu. Pek çok şirket yatırım stratejilerini değiştirerek lümpen sektörlere yatırıma başladı. Bu ayrışmaları, 1950’lerde başlayan chip devrimi başta olmak üzere çeşitli teknolojik gelişmeler de hızlandırdı.

Elyevm idrâk ettiğimiz süreçte borçlu devletler, uluslar ve üretken-yatırımcı sermâyeler ile teknofinansal sermâye arasındaki çelişkiler en keskin aşamasına geldi. Yığılmış borçlar ve durgunluğa giren ekonomilerle el ele giden Corona günleri bunun son dönemeci. Pekiyi ne olacak? Katı fomasyonlara sâhip ulus devletler sermâye birikimin en gaz formunu oluşturan tekno-finansal evrelerle giriştiği varlık mücâdelesini kazanacaklar mı? Bunun kaçınılmaz yolunun, ABD’de NESARA’cıların dediği “bataklığı kurutmak” ve teknofinansal çevreleri bastırmak ve sağlam para sistemlerine geri dönmek olduğu âşikâr. Ama bunun bedeli çok ağır. Nitekim teknofinans çevreleri bunun farkında ve tıpkı zamanında “hâkimiyet kimindir?” tartışmalarının yaşandığı zamanlarda olduğu gibi demokrasi ve özgürlükler üzerinden dara düşmüş ulusları devletlerin önüne sürmenin hazırlıklarını yapıyor. Çünkü geçiş kaçınılmaz olarak devletlerin evvelâ ulusları kontrol etmesinden geçiyor. Uluslar buna ne kadar rıza gösterecek? Diğer taraftan devletler kontrolü sağlamak için dijital teknolojiyi kullanmaya çok teşne. Bu da onların, bu teknolojinin sâhib-i aslisi olan teknofinansal çevrelere biraz daha mahkûm ediyor. Mücâdele kızışıyor. Bakalım katı formlar mı kazanacak; değilse Marx’ın dediği gibi “Katı olan her şey buharlaşacak mı?..”

Google+ WhatsApp