Babalar Günü’nün düşündürdükleri

Babalar Günü’nün düşündürdükleri


Babalar Günü’nün düşündürdükleri

 

 

Günlerdir beklenen Yıldırım-İmamoğlu tartışmasının târihi, mâhut Babalar Günü ile çakıştı. Tartışmanın ve Babalar Günü’nün heyecânı, Pazar gününün rehâvetiyle birbirine karıştı. Türkiye’deki hânelerin ekserisi, eminim ki hoş bir gün yaşamıştır.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Babalar Günü’nün, tıpkı Anneler Günü gibi bir hikâyesi var. Amerikan İç Savaşı gazisi bir adamın kızı olan Sonora Smart Dodd, beş kardeşiyle birlikte kendisini büyüten babasına duyduğu sevginin evrensel bir karşılığı olduğunu ve senenin belli bir gününün, dünyâda Babalar Günü olarak kutlanması gerektiğini düşünmüş. Babasının doğum günü olan 5 Haziran gününü belirlemiş. Bir kampanya başlatmış. Ama kampanya o güne yetişememiş ve iki hafta sonraya; yâni Haziran ayının üçüncü haftasına ertelenmiş. İlk defâ 1910 târihinde kutlanan Babalar Günü, 1970’lerden sonra kurumsallaşmış ve cümle dünyâda kabûl görmüş.

Kapitalizmin, insanların duygularını pazara dökmekte hayli başarılı olduğunu biliyoruz. Bâzı “çatlak seslerin”; Anneler, Babalar, Sevgililer Günü gibi günlerin kapitalizmin alış veriş dopingi olduğunu söylemişliği ve bu tarz günlerde bu oyuna gelinmemesini salık vermişlikleri de olmuştur. Tüketim patlaması evvelinde bu sesler daha çok işitilirdi. Ama artık pek işitilmiyor. Hoş, bu doğru da olsa ne yazar? Hiçbir hakikâtin, insan duygularını aşarak kendisini kabûl ettiremediğini de biliyoruz. Duygulara yabancılaşmış hakikât, bir bilgi olarak ne kadar mantıksal manâda tutarlı ve olgusal karşılıkları sağlam olsa da barınıp tutunamıyor. Eğer hakikât duygularda karşılığını bulamazsa dışlanıyor. Eğer duygularla çatıştırılırsa, kaybediyor. Duyguların hakikatlerle eşlenmesi de sorunlu başka bir alan. Duygularla eşleşen hiçbir hakikât, hakikât olarak kalmıyor. Duygular hakikâtleri, eğip büküp bambaşka mecrâlara taşıyor. Çıplak hakikât peşindeki bilim ile duyguların kesif olarak hüküm sürdüğü sanatların alâkasızlığı bu durumu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Bilimsel sanat olabilir mi? Sanat bilimselleştirilebilir mi? Sanatçıların azımsanmayacak kadar kısmı; belki de kısm-ı âzâmı tıp biliminin “hasta”, ”deli” dediği insanlar değiller mi? Tersinden soralım: Bilim sanatsallaştırılabilir mi? Duyguların bilimini yapabiliriz belki; ama bilimi duygusallaştırabilir miyiz?

Evet kapitalizm, bir sürü husûsî gün türeterek pazarını büyütmenin yollarını arayabilir. Bu bir ekonomik bir hakikâte isâbet eder. Ama kim dinler? Bu hakikâti bilenler bile o gün bir hediye telâşına düşerler. En azından günün kahramanlarını alelusûl de olsa tebrik etmekten geri kalmamaya çalışır. Duygularda karşılığı olmayan hakikâtler karşısındaki tepkilerimiz, kendisine doğruları sayıp döken birisine Nasreddin Hoca’nın, “Haklısın ama, alacağın yok” demesine benzer.

Mesele aslında bu değil. Kimileri meselenin , kapitalizmin insanlara yaşattığı bir “duygu kaybı” olduğunu ileri sürüyor. Meselâ Mestrovich’in ifâdesiyle, artan hızla, bir “duygu ötesi” toplumların insanlarına dönüşüyoruz. Kanaâtimce, yaşanan bir duygu kaybı değil. İnsanların duyguları toptan yok edilemez. Karşıtlarıyla berâber duygular tekmil içimizdedir. Evet, doğuştan bazı duygu eksiklikleriyle doğanlar da yok değil. Onları istisnâ edecek ve ortalamalardan hareket edecek olursak, hepimizde duygular şöyle veyâ böyle mevcut. Yaşadığımız tecrübeler, duygularımızın bâzılarını baskın; diğerlerini ise bastırılmış hâle getiriyor. Ama yok etmiyor. Meselâ yaşadığımız pişmanlıklar, baskın duygusal durumlarımızın bize ödettiklerinin, onun karşıtı olan ve bastırılmış duygularımız üzerinden değerlendirdiğimiz noktalarda yaşanıyor. Pişmanlık tecrübesini hiç yaşamadığını söyleyenlere aldanmayalım. Kanaatim o dur ki, bahsettiğimiz bu husûsî günlerin işlevi de burada ortaya çıkıyor. Meselâ Sevgililer Günü’nde sevgilimize aldığımız hediyeler, ona sarfettiğimiz güzel sözler, hatırı sayılır bir oranda duygusal ihmâllerin telâfisidir. Anneler ve Babalar günlerinde de durum farklı olmasa gerekir. Baskın duygular üzerinden örselediklerimizi, bastırılmış duyguları açığa çıkararak, belki de abartarak telâfi ediyoruzdur..

Esas kayıp duygularda değil, değerlerde. Değer-duygu denklemidir sakatlanan. Değerler, duygularımızın rehberleridir. Nerede, ne zaman, hangi duygu üzerinden neyi yapmamızı, neyi yapmamamızı söyler bize. Değer bağlamından kopmuş duyguların yönettiği bir dünyâ bu. Alabildiğine taşkın bir dünyâ bu. Değer taşkınlığı da ,duygu taşkınlığı da bu boşluktan türüyor. Duygusuz değerler ve değersiz duygular kol geziyor. Duyguların değerlerden kopması, duygusal tecrübelerin ve tepkilerin bizâtihi ve bizzat değer yerine konulması gibi bir başka tuhaflığı da berâberinde getiriyor. Hâsılı; tuhaf hâller….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp