Aynı acı

Aynı acı


“O sabah, hepsi de otomatik silahlar ve makineli tüfekler taşıyan bin civarında Sırp, köyümüze baskın düzenlemişti. Evleri tek tek dolaşarak, insanları dışarı çıkmaya ve köy meydanında toplanmaya zorladılar. Ben bu sırada evimizdeydim. Ben Sırplara kesinlikle güvenmediğim için, evden çıkmaya ve onlara teslim olmaya niyetim yoktu. Aileme ‘Bunlar hepimizi öldürecekler’ dediğimde, onlar bana inanmadı. Ama kısa bir süre sonra, dışarıdan silah sesleri ve çığlıklar gelmeye başladı. Meydana topladıkları herkesi öldürüyorlardı. O anda ani bir karar verdim: Kaçacaktım.

Arka kapıdan bahçeye çıktım, sonra da evimizin yakınındaki ormanlık alana doğru koştum. Kamufle olabileceğim bir ağaç kümesinin altına gizlendim, köyü görebileceğim bir açıdan olan-biteni izlemeye başladım. Silah sesleri, insanların çığlıklarına karışıyordu. Sırplar, o geceyi içki içip eğlenerek ve evleri yağmalayarak geçirdi. İçini boşalttıkları ev ve binaları da ateşe veriyorlardı. Sabah olduğunda, ellerinde tuttukları 40 kadar erkeği köyün dışında infaz ettiklerini gördüm. Ardından, gizlenen birileri var mı diye bakmak için etraftaki ormanlıklara dağıldıklarında, beni fark edeceklerinden korkup daha uzaklara kaçmaya başladım.

Ulaşmak istediğim yer, Bihac’dı. Burası hâlâ Müslümanların elindeydi, oraya varabilirsem güvende olacaktım. Bunun için batıya doğru ilerleyip, Grmec Dağı’nı aşmam gerekiyordu. Köyümüzün bağlı olduğu Kljuc şehriyle Bihac arasında, bu dağ vardı. Tam altı gün boyunca ormanlık alanlarda gizlenerek ve bulduğum şeylerle beslenerek yaşadım. Ama sonunda, dağı aşamadan Sırplara esir düştüm. Beni Manjaca’daki toplama kampında bir hücreye attılar. Kampta, köyümdeki katliamdan kurtulmuş 9 kişiye daha rastladım. Onları öldürmeyip savaş esiri olarak yanlarına almışlardı. Kurtulanlar içinde, erkek kardeşlerimden biri de vardı. Üç erkek ve bir kız kardeşim, annem ve diğer yakın akrabalarımın hepsi öldürülmüştü. Onların nereye gömüldüğünü sordum, toplu mezarın yerini tarif ettiler. Toplama kampında 17 ay kaldıktan sonra, Boşnaklarla Sırplar arasındaki bir esir takasıyla serbest kaldım.”

Senad Medanoviç, Bosna Hersek’in kuzeybatısındaki Prhovo köyünde, 1 Haziran 1992 günü Sırpların işlediği mezalimi böyle anlatmıştı. Bu sözleri söylediği gün, tarihler 23 Eylül 1995’i gösteriyordu. Prhovo’yla birlikte Kljuc (Klivaç) ve çevresi yeniden özgürlüğe kavuşmuş, Senad da geride kalanları görmek üzere evine ve köyüne koşmuştu. Beraberinde yabancı gazeteciler de vardı. Bir zamanlar ailesiyle birlikte mutlu bir şekilde yaşadıkları mekânın yıkıntılarını gezerken, bir yandan da hikâyesini nakletmişti. Onun, nihayet dayanamayıp bir ağacın gövdesine kapanarak ağlarken çekilen fotoğrafı, Bosna Savaşı’nın en ünlü karelerinden biri olarak hafızalarda yer edecekti.

***

Bugün, yakın tarihin en büyük vahşetlerinden Srebrenitsa Katliamı’nın 25’inci yıldönümü. 1992’nin bahar ve yaz aylarında Kljuc ve köylerinde Bosnalı Müslümanlara yönelik başlayan katliamlar, 11 Temmuz 1995’ten itibaren Srebrenitsa’da soykırıma dönüşmüştü. Tek suçları Müslüman olmak olan 8 binden fazla insanın savaştan önce birlikte yiyip-içtikleri, aynı köyü ve şehri paylaştıkları, komşuluk ettikleri Sırp caniler tarafından katledildikleri bir soykırıma…

Srebrenitsa ve diğer katliam noktalarında günümüze kadar sürekli tekrarlanan anma törenleri, kurbanların yakınlarının acısını tazelemekten başka bir işe yaramıyor. Gidenler geri gelmiyor çünkü. “Uluslararası sistem” denilen canavar da, “stratejik hesaplar” heyûlasını yedeğine alarak, Müslüman ölümlerine karşı gözlerini yummaya ve üç maymunları oynamaya devam ediyor. Tam da Srebrenitsa’nın yıldönümüne denk gelen şu gelişme mesela, bunun pratik bir ispatı:

Rusya ve Çin, Suriye’nin kuzey bölgelerinde oldukça zor şartlar altında yaşayan sivillere Türkiye üzerinden BM insanî yardımlarının ulaştırılmaya devam edilmesi konulu tasarıyı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde veto etti. Vetoyla birlikte, İdlib ve Halep mıntıkasında, en az 3 milyon insan büyük bir mağduriyetle karşı karşıya. Kısacası: Suriye krizi, 1990’larda gündemi işgal eden Bosna Savaşı’ndan farksız bir seyirde devam ediyor. Dünyanın gözleri önünde kıyılan bir halk ve insanî yardımları bile engelleyen ülkeler…

Saraybosna, 1992-1996 arasında, tam 1425 gün boyunca kuşatma altında tutulmuştu. “Modern dünya”nın tam da böyle bir yer olduğundan habersizcesine, “Bu nasıl olabildi?” diye merak edenler, 2020’nin Suriye’sine veya Doğu Türkistan’ına bakabilir. Mahiyet itibariyle, değişen bir şey yok zira. Acı da çaresizlik de aynı.

Google+ WhatsApp