Ayetlerin Kafiye Uyumuna Kurban Edilmesi

Ayetlerin Kafiye Uyumuna Kurban Edilmesi


İnsan türünün, -bilinçli veya bilinçsiz- ağzından anlamı olmayan bir ses çıkarması mümkün değildir. En anlamsız zannettiğimiz seslerin bile bir anlamı yani ifade ettiği anlamlı şey vardır. Horlayan insanın horlaması aslında dilde anlamı olmayan, kelime olarak karşılığı bulunmayan seslerdir ama bunun bile anlamı vardır. O seslerden, birinin uyuduğunu ve uyurken kelime veya cümle olarak anlamı olmayan sesler çıkardığını anlarız. Belki ilk başta biraz tuhaf ve hatta absürt gelecektir ama İNSANIN EN ANLAMSIZ SESLER ÇIKARMASI ANLAMLI KELİMELERİ KULLANMASIYLA BAŞLAMAKTADIR.

 

İnsanın ağzından “hişt, hoşt, pisi pisi, ao, abow, I, ııh, hımm, tüh” gibi kelime olmayan binlerce ses çıkar ama aslında bunların hepsinin bir anlamı vardır ve bunların hepsi HAZF olunmuş cümlelerin yerine kullanılırlar. “Hişt” veya “hoşt” sesini kim duyarsa duysun “hişt” sesinden “Sessiz ol!” dendiğini, “hoşt” sesinden de bir köpeğin kovulduğunu kesinlikle anlar ve bir anlama ulaşırız.

 

Ama kelime bile olmayan bu seslerden bile bir şeyler anlayan insan, ayet olan şu cümlelerden hiçbir şey anlamaz:

 

Zâriyât 51/1

وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا

Ve-żżâriyât iżervâ(n)

SV meali - Zirveye tırmananlar

 

Zâriyât 51/2

فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًا

Felhâmilâti vikrâ(n)

SV meali -Yük altına girenler

 

Zâriyât 51/3

فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا

Felcâriyâti yusrâ(n)

SV meali -Kolayca yol bulanlar

 

Zâriyât 51/4

فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا

Felmukassimâti emrâ(n)

SV meali -ve işi paylaştıranlar hakkı için,

 

İlk bakışta, tamamı anlamlı kelimelerden oluşan bu ayetlerin insana çok çok önemli anlamların kapısını aralaması gerektiği fikri oluşmaktadır ama detaylıca bakıldığında ne kadar çok çaba sarf edilirse sarf edilsin günün sonunda insanın elinde “BU AYETLER NE DİYOR?” sorusu cevapsız bir soru olarak kalmaktadır.

 

“Ayet” kelimesi TDV İslam Ansiklopedisi’nde şöyle tarif edilir: Sözlükteki asıl anlamı “bir şeyin ve bir amacın mevcudiyetini gösteren alâmet”tir. Buna bağlı olarak “açık alâmet, delil, ibret, işaret” gibi anlamlarda da kullanılmıştır.

 

Sözlük manaları bu şekilde olan “Ayet” kelimesi, ıstılahî bir terim olarak, “KENDİSİYLE BİR ANLAMA ULAŞILAN, YARGI BİLDİREN SÖZ DİZESİ”dir.

 

“Ayet” kelimesinin Kur’an’daki kullanımlarına baktığımızda ise ister kevnî ister yazılı olsun “ayet” denilen şeyin kendi öznel oluşumunu tamamlamış varlıklar veya cümleler için kullanıldığını görürüz. Meselâ dağlar, kuşlar, otlar, yağmur, rüzgar gibi şeyler kevnî ayetlerdir ve bunların hepsi ÖZNEL VARLIKLARI tamam olan şeylerdir. Yağmuru oluşturan şeylere de ayet denmiştir ama kendi öznel varlığını YAĞMURA dönüştürmemiş buluta “yağmur” denmemiştir.

 

Ayet olan bir şeyin kendi aslî kimliğini kazanması, bir tarifin içine girmesi gerekmektedir.

 

Meselâ “insan olmak” gibi aslî kimliğini kazanmamış NUTFEYE “insan” denmemektedir. O nutfenin ayet oluşu, nutfe hâlidir. Nutfeden başka bir hâle dönüştüğü zaman ise bu sefer başka bir şeyin ayeti olmaktadır.

 

Bu şekilde milyon kez tekâmüle (içindeki potansiyeli çıkarmak) uğrasa bile her tekâmül edişinde tekâmül ettiği son durum ÖZGÜN BİR AYET OLMAKTADIR.

 

Bir kum tanesi, “kum tanesi” olarak ayettir. Ama milyonlarca kum tanesinin bir araya gelerek oluşturduğu taşlar ise “taş” olarak ayettir.

 

Her ayet kendi içinde bir önceki aşamayı ve bir sonraki tekâmül edeceği aşamanın potansiyelini barındırır. Biri olduğu hâlin; diğeri olacağı hâlin ayetidir.

 

Bilindiği gibi Kur’an’daki işaretlere de kelimelere de cümlelere de “ayet” denmektedir.

 

“Ayet” kelimesinin “varlığıyla başka bir şeyi işaret eden şey” olduğu tarifini göz önüne alarak konuşacak olursak tek başına gelen bir işaretin varlığı, “EDAT veya KELİME” olduğunun/olacağının ayetidir.

 

Çünkü yazıyı oluşturan işaretlerin tamamı tek başlarına herhangi bir anlama işaret edemeyeceklerinin ayetidir.

 

İşte bu, işaretlerin, kelimeye veya edata dönüşme potansiyellerinin İLK HÂLİ yani İLK ayettir.

 

Bu işaretler “SES” olduğunda ağızdan çıkan bir sesi, “yazı” olduklarında ise ağızdan çıkması gereken sesi temsil ederler.

 

İster insanın ağzından çıksın, isterse bir kalemle yazılsın tüm sesler ve yazılar bir anlama dönük olarak “LAFIZ, KAVL, KELİME, KELİM, CÜMLE, KELÂM” cinslerinden biri olmak zorundadır.

 

Bunlardan bazıları kendi içinde alt başlıklara bölünür.

 

Meselâ cümlelerin CÜMLEYİ MÜFİDE veya ŞİBHİ CÜMLE olarak bölünmeleri gibi...

 

Kelimelerin tek başlarına anlamı olarak yazılması veya telaffuz edilmesi tek başlarına anlamlı olsalar bile “isnat” ilişkisi olmadan ağızdan çıkan veya yazılan her kelime “anlamanın konusu de-ğil-ler-dir.

 

Mesela “tahta, yaprak, dağ, koyun, ot, deniz, kitap” vs. kelimelerinin art arda telaffuz edilmesi kelimeler anlamlı olsalar bile bir anlamlı ama bir anlama matuf olmayan kelimeler olarak kalmaktadırlar.

 

Kelimelerin anlamlı olması için yani kendi başlarına ÖZGÜN bir anlam ifade etmeleri için TAMAMLANMIŞ CÜMLELER olmaları gerekmektedir.

 

İşte “AYET” dediğimiz şey de kendi öznel anlamını tamamlamış bu cümlelerdir.

 

Elimizdeki mushaflardaki AYET bölünmelerinde “ayet” denilen cümlelerin pek çoğunun aslında kendi ÖZGÜN anlamını oluşturamadığı görülmektedir. Örnek olarak Felâk ve Nâs surelerine bakılabilir.

 

İşte elimizdeki mushaflarda bölünmüş ve numaralandırılmış ayetlere baktığımızda o cümlelerin AYET olma özelliğini kendi özünde taşımadığı görülmektedir ve bunun tek sebebi ayetleri bölerken “AYET” kelimesinin taşıdığı anlamın göz ardı edilerek cümlelerin sadece son seslerinin uyumunun temel alınmasıdır.

 

Oysa sadece “AYET” kelimesinin taşıdığı anlam göz önüne alınarak ayetler bölünseydi asıl olan şey sayılardan daha çok CÜMLELERİN ANLAMLARI OLACAKTI.

1- DE Kİ SIĞINIRIM İNSANLARIN RABBİNE

2- İNSANLARIN MELİKİNE

3- İNSANLARIN İLÂHINA...

Tek başına “İNSANLARIN İLÂHINA” cümlesini aldığımızda aslında anlamlı kelimelerden oluşsa bile bu cümlenin anlama matuf olmayan cümle olduğu gayet aşikardır.

 

“İNSANLARIN İLÂHINA” şeklinde gelen cümle ne cümle olmanın ne de ayet olmanın özelliklerini taşımadığı halde bir ayet olarak numaralandırılmıştır. Bu şekildeki cümle bölünmelerinde ayetler KESİNLİKLE ANLAMIN KONUSU OLMAYACAK, SADECE “MELODİNİN” YANİ MUSİKİNİN KONUSU OLACAKTIR.

 

Nitekim öyle de olmuştur. Günümüzde, anlamadığı halde etkileyici bir musiki ile Kur’an okuyanların sayısı hiç de azımsanamayacak kadardır.

 

Asıl olan şey ayet No’ları veya Miktarları değildir.

 

Cümlelere nokta veya virgül koyarken son kafiye uyumları değil de cümlelerin AYET oluşları temel alınsaydı çıkacak ayet sayısının şu kadar veya bu kadar olması değil “NE DEDİĞİ” önemli olacaktı.

 

Sonuçta hangi yönden bakılırsa bakılsın kıraatlerin tamamında, ayet bölünmelerinde kafiye uyumunun temel alındığı göz ardı edilemeyecek kadar göze batmaktadır.

 

Bu durumun SECAVENDLERLE aşılmaya çalışılması ise tam da musikinin konusudur.

 

Her ne kadar secavendler için “anlamların temel alınarak konulduğu” söylense de bu asla doğru değildir. Kaldı ki “bir cümlede anlam ön plana çıktıktan sonra secavendlere ne hacet vardır?” sorusu makul bir şekilde cevaplanması mümkün olmayan bir sorudur.

 

Çünkü cümlelerin tamamı isnat ilişkisi temelinden anlaşılır.

 

Bir cümlenin kendi içindeki isnadı tamamsa siz o cümleyi bir sonraki cümleye çeşitli yollarla atfederseniz. Yok eğer kendisinden sonraki cümlelere atfetme imkânı yoksa zaten edatlarla yeni bir başlangıç yapıldığını gösterirsiniz.

 

Secavandlerin varlığı sadece “ANLAMADAN OKUMA” temeline dayanmaktadır. Meselâ Nâs suresindeki “İNSANLARIN İLÂHINA” şeklinde ayeti bölüp daha sonra da ayetin sonuna “durma!” anlamına gelecek bir ‘LA’ işareti koymanın anlamla hiçbir alâkası yoktur. Çünkü cümleyi isnat ilişkisine göre okuyan biri ZATEN cümlenin orada bitmediğini bilir.

 

İşte “Kur’an’da yüzlerce ayet sadece kafiye uyumu temeline göre bölündü.” cümlemizin arka planındaki gerekçelerden bazıları bunlardır.

 

VESSELÂM.

Google+ WhatsApp