Ayasofya’nın dönüşümü ve beklentiler

Ayasofya’nın dönüşümü ve beklentiler


“Ayasofya’nın cami yapılması veya hilafetin yeniden canlandırılması, İstanbul’un yeniden başkent yapılması gibi adımlar ülkeyi İslamî bir yapılanmaya götürmeyecek ama siyasal sistemin normalleşmesi uğrunda önemli mesafeler aldıracaktır.”

Ayasofya

Ayasofya ‘müze’ kılıfı altında 86 yıldır gündemden silinmesi operasyonundan sonra yeniden cami statüsüne kavuşturuldu. Bu yönüyle bir nebze ezanın Türkçeleştirilmesi adı altında yasaklanması ve 1950’de DP iktidarı tarafından yeniden Arapça okunmasına imkân tanınması olayına benzemektedir.

Ayasofya’nın cami olmaktan çıkartılması öyle sıradan bir olay değildi. Tıpkı hilafetin kaldırılmasının, harf devriminin ve diğer devrimlerin de sıradan olmadığı gibi. Ayasofya 1453’te Osmanlının İstanbul’u fethetmiş olmasını canlı tutan, temsil gücü çok yüksek bir semboldü. Dolayısıyla bu mabedin, 86 yıl önceki bakanlar kurulu kararını iptal ederek, ‘müze’ cenderesinden kurtarılıp, camiye dönüştürülmesi, önemli bir gelişmedir.

AKP iktidarının Ayasofya’yı camiye dönüştürme icraatını kendi siyasi kazanında kaynatması ve buradan kendi siyasi ikbali için servislerde bulunmasında şaşılacak bir durum yoktur. Cumhuriyet hükümetlerinden hangisi bu adımı atsaydı, sonucundan nemalanmakta aynı politikayı güderdi.

Ezan dedik de, aslında Ayasofya’nın yeniden camileştirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 86 yıl sonra gelen normalleşme adımlarından biri olarak okumak mümkündür. Ezanın yeniden arapça okutulması, İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat fakültelerinin açılması, dini içerikli vakıf ve derneklerin -sisteme olan bağlılığında kalbi dönmemek koşuluyla- geniş faaliyet imkânı bulmaları, başörtüsünün yasak olmaktan çıkartılması ve hatta başı örtülü kızların polis ve subay yapılmaları gibi çok sayıda normalleşme uygulamalarından bahsedebiliriz. Ayasofya gerek özgül ağırlığı gerekse en sonuncu olması hasebiyle belki daha fazla ses getirmişse, bu da normaldir.

Siyasal sistemin normalleşme adımları daha nelere gebedir, tam bilemiyorsak da bazı tahminlerde bulunmak güç değildir. Çok uzak olmayan yıllarda Türkiye’de TBMM’nin şahsı manevisinde mündemiç olduğu söylenen hilafetin yeniden ihyası tartışmaya açılırsa şaşmamak gerekir. Dikkat edilirse bu gibi adımlar muhafazakâr kesimin sisteme olan sadakatini çoğaltır, milli duygularını coştururken, müzmin muhalif ulusalcı Kemalistlerin de gayzını artırmakta ya da artırmış görünmektedir. Böylece İmam-hatip kökenli, başörtüsü yasağı mağduru(!) çizgiden gelen muhafazakâr kadroların sistemin temel değerlerini benimsemedeki o kısmen mahcubiyet kokan tavırları yerini tamamen, ustalık dönemine has pişkin sahiplenmelere bırakmaktadır.

Türkiye’deki devrimler yapacağını yapmış, atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. 2020’li yıllarda Ayasofya’nın cami yapılması veya hilafetin yeniden canlandırılması, İstanbul’un yeniden başkent yapılması gibi adımlar ülkeyi İslamî bir yapılanmaya götürmeyecek ama siyasal sistemin normalleşmesi uğrunda önemli mesafeler aldıracaktır. Vatikan tarzı bir ‘hilafet’in kimseye bir zararı olmayacak, hala yüzde doksan dokuzu Müslüman olduğu söylenen ülkenin ‘birlik ve bütünlüğü’ için hayati fonksiyon icra edecektir.

Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesine, ülkenin siyasi şartlarını, meriyetteki sistemin ideolojik genetiğini, ülkeyi yöneten siyasi kadronun düşünce yapısını vd. göz önünde bulundurmadan, Ayasofya’yı ibadete açanların da amaç ve hedeflerini aşan anlamlar yüklemek, sokak eylemlerindeki heyecanla izah edilebilir; havaî fişek gibi, bir an için iyi bir ışık da saçar. Heyecanlı kimi çevrelerin Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinden, Roma’nın varislerine kafa tutulduğu gibi anlamlar çıkartmaları da şaşılmaması gereken durumlardandır. Her sosyal-siyasi eylemde bu heyecanı gösterecek kitleler fazlasıyla bulunacaktır.

Gelgelelim bazı ‘İslamcı’ların adeta Ayasofya ibadete açılmasın, müze olarak kalsın, hatta -Hristiyanlık tozu yutmuşçasına- Hristiyanlara geri verilsin diye özetlenebilecek bir ‘istemezük’ tepkileri de anlaşılır değildir. Muhafazakâr demokrat bir partiye olan muhalefet, onun her icraatına mutlak bir reddiyede bulunmayı gerektirmez. Müslümanların böyle bir vazifesi olmasa gerektir. Hele de “sanki ülkede cami kıtlığı mı var?” türünden tepkiler, ilgili kişilerin bu meseleyi ya hiç anlamadıklarını ya da mugalata yaptıklarını gösterir.

Şu kesindir: Din-i Mübîn-i İslam’a olan tavır, tutum ve ilgisi açık ve net olan bir rejim değil Ayasofya, Kabe’nin (buna Mescid-i Nebî ve Mescid-i Aksa’yı da ekleyebiliriz) yönetimini ele geçirse, bu İslam mabedlerinin İbrahim’in Kabe’si, Süleyman’ın Mescid-i Aksa’sı ve Muhammed’in (sav) Mescid-i Nebî’sine dönüşmeyeceği bedihiyyattandır. Aksini beklemek eblehlik olur. Çünkü İslam’ın dirilerek, nebiler zamanındaki satvetine yeniden kavuşması laik-liberal demokrat, hatta Kemalist rejimler eliyle değil, kendilerini -tıpkı nebiler gibi- İslam’a adamış mümin kadroların cehdi ile olacaktır. İslam, ona gerçekten teslim olmuş, İslam’dan başka hiçbir ideolojiyi benimsemeyen müslimler eliyle ve tamamen İslam’dan devşirilen metotlarla iktidar yapılabilir. İslam’ın siyasal iktidarından önce, işaret ettiğimiz Müslimlerin kalp ve zihinlerinde iktidar kurması ise ön şarttır.

Ayasofya bir İslam mabedi olarak asıl işlevine, İslam yeryüzünde iktidar olduğunda (22/Hac, 41) kavuşacaktır. Bu bütün mescidler için geçerlidir. Çünkü bu bir egemenlik meselesidir. Müslümanların eliyle İslam yeniden egemen kılındığında din tamamen Allah’a özgü olacak ve İslam mabedlerinde Allah’tan başka hiçbir ilah yüceltilmeyecektir.

Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasından yarar sağlayanları eleştirme çabaları Müslümanları, Ayasofya’nın ibadete açılmasından rahatsızlık duyacak bir noktaya getirmemelidir. Ayasofya’nın cami yapılmasına itirazımız olacaksa, tutarlı olmak adına, bütün selatîn camilerin de kapatılmasını mı savunmamız gerekecektir? Ayasofya’nın cami yapılmasından ziyade, 86 yıl önce bakanlar kurulu kararıyla müze yapılmış olmasına celallenmek gerekirdi. Acaba Ayasofya neden müze yapılmıştı, bu karar neyin bedeliydi, kimler hoşnut edilmek istenmişti?

Biz Müslümanlar tıkız ve ufuksuz tartışmalardan ziyade, Kitabın çizdiği büyük ufuklara gözümüzü dikmeliyiz.

(Venhar)

Google+ WhatsApp