Ayasofya’da Fetih Suresi’nin okunmasına “saçma sapan bir gündem” demek…

Ayasofya’da Fetih Suresi’nin okunmasına “saçma sapan bir gündem” demek…


Eski AK Parti’li yeni DEVA Partili Mustafa Yeneroğlu’na geçen gün Halk TV’de katıldığı programda İstanbul’un Fethi’nin 567. yıldönümü vesilesiyle Ayasofya’da Fetih Suresi okunmasına dair bir soru yöneltildi. Cevabının tamamını alıntılıyorum: 

“Otoriter rejimler, sıkıştığı zaman, siyaset üretemedikleri takdirde genelde kimlikçi politikalar ortaya koymaya çalışırlar. Bu da klasik toplumu gerçeklerden uzaklaştıran, yani evine ekmek götüremeyen, kirasını ödemekte zorluk çeken insanları böyle mitlerle, hikayelerle, Ayasofya'yı tekrar açacağız. Zincirleri kıracağız yaklaşımlarıyla insanları uyutmaya çalışan bir yaklaşım biçimi olarak değerlendiriyorum. Doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye bunları aşmış olması lazım artık. Böyle saçma sapan gündemlerle meşgul olmak bile bir DEVA partili olarak beni rahatsız ediyor ciddi manada…”

Yeneroğlu’na haliyle sosyal medyada büyük tepki topladı. Benim de bu cevabı eleştirdiğim tweet’ime yazılan bazı cevaplarda “sosyal medyada dolaşan videonun kırpıldığı” argümanıyla karşılaşınca söz konusu sorunun başını sonunu, öncesini sonrasını izledim. Yeneroğlu’nun verdiği cevap birebir videoda yer verildiği ve yukarıda alıntıladığım gibiydi. Ne fazla ne eksik…

Yeneroğlu kendini savundu, haşa “Fetih Suresi’ne saçma sapan demediğini” ifade etti. Tamam da, bir çocuğun dahi anlayabileceği gibi Fetih Suresi’ne değil, “Fetih Suresi’nin okutulmasına” saçma sapan demişti. Bunu kabul etmek, en azından “dilim sürçtü” falan demek dahi daha gerçekçiyken gördüğü tepkiye, o da videonun kırpıldığı ve bağlamından koparıldığı iddiasıyla cevap verdi ve esas kendisi meselenin aslını çarpıtmaya çalışmış oldu. Açın bakın, söyleşi orada duruyor.

İktidarı tahammülsüzlükle eleştiren yeni muhalefet partisinin eleştirilere açık olmasını, en azından sosyal medyadaki etkileşimlere sinirlenmemesini bekliyorsunuz ama nerde?

Dedim ya videonun başını sonunu izledim. Programdan bir alıntı daha yapmak isterim. Şöyle ki, çok konuşulan malum konunun hemen ardından yöneltilen “ezan tartışmalarıyla ilgili ne düşündüğüne” dair soruya verdiği cevap da kayda değer Yeneroğlu’nun.

Malum, ezan tartışması İzmir’de bazı cami minarelerindeki ezan sisteminin hack’lenip şarkı, türkü, marş yayınlanmasıyla yapılan provokasyon sonucu ortaya çıktı. Yeneroğlu, bu soruyu gülümseyerek cevaplandırırken, bu gündemin de altında yatanın “Türkiye’yi gerçek gündeminden saptıran”, “CHP’yi dinin karşısında, devamlı din düşmanlığı yapan bir parti, Ak Parti’yi ise dinin yanında olan” bir parti gibi konumlandıran bir durum olduğunu söylüyor ve bu düşüncesini farklı yönlerden yaklaşarak çeşitlendiriyor. Uzun uzadıya alıntılamayayım, dikkatimi çekeni aktarayım: Yeneroğlu bu provokasyondan rahatsız olduğuna dair hiçbir cümle kurmadı, bunu eleştirmedi, yanlış bulduğunu bile söylemedi. Ne ilginç… CHP bile böyle yapmadı; olayı bir provokasyon olarak nitelendirdi, faillerin bulunmasını istedi.

Galiba “Dün dündür, bugün bugündür,” demek lazım. Herhalde dün muhafazakarlara yapılan haksızlıklara ve kışkırtmalara karşı duran bir ismin bugün dinin siyasetin bir enstrümanı olarak kullandığını iddia etmesini garipsememek lazım. Dün Cumhurbaşkanlığı sistemini içeride ve de dışarıda aslanlar gibi savunup bugün “Türkiye otoriter bir rejimdir,” demeyi normal karşılamak lazım. Dün Türkiye’nin otoriter bir rejim olduğunu söyleyenlere karşı bunun böyle olmadığını söyleyip Türkiye’nin terörle mücadele ettiğini savunurken bugün Türkiye’nin terörle mücadelesine değinmemeyi ilginç bulmamak lazım. Dün gazetecilerin muhalif olmaları nedeniyle tutuklandığı iddialarına karşı bu tutuklamaların gazetecilikle ilgili olmadığını, terörle bağlantıları nedeniyle olduğunu savunurken bugün Türkiye’de gazetecilerin özgür olmadığını söylemeye şaşırmamak lazım. Galiba, birinin dün sistem değişikliği referandumunda “Evet” için canla başla çalışırken bugün mevcut sistemi tek parti sistemine benzetmesini, o gün ya da bugün neyi savunduğunu yeterince bilmediğine, yasa tasarısını bile okumadığına vermek lazım.

Bunların hepsi ve daha fazlası, çok değil 1-2 sene önce söylenmiş, insanın çok kısa bir süre içerisinde 180 derece dönüp kendinizle nasıl çeliştiğini gösteren argümanlar. Yine de, insanın kendisiyle çelişmesi de bir haktır. “Bu kadarına da pes” desek de, bir siyasetçiden daha nitelikli bir dönüş beklesek de, bu da bir özgürlüktür.

Ama dün her yıl görkemli bir şekilde kutlanan İstanbul’un Fethi’ni alkışlayarak yad edenlerin bugün bu kutlamaların bir parçası ve çok kıymetli, sembolik bir anlamı taşıyan Ayasofya’da Fetih Suresi okunması meselesine “saçma sapan bir gündem” demesine elbette şok olacağız. Bunun” siyaset üretememekten kaynaklanan” ve insanların “mitlerle, hikayelerle uyutulmaya çalışılması”na dayanan bir yaklaşım olduğunun dile getirilmesini elbette eleştireceğiz.

Yeni muhalefet partilerinin eski muhalif dili

Türkiye’de yeni bir muhalefetin filizlenmesini isteyenlerdendim, hala da öyleyim. Ülkenin CHP’nin kısır muhalefetinden çıkmasını, muhalefet adına ülkede yeni bir söylem üretilmesini arzulayanlardanım. Gelgelelim yeni partiler birer birer filizlenirken ortada yeni bir dil yok. Eskiden Ak Parti’de siyaset yaparken bugün yeni parti kuranların üste koyduğu bir tabela olmasa, sanki bugün CHP’ye geçmişler de oradan konuşuyorlar diyeceğiz. Orijinali varken niye kopyasını tercih edelim?

Örnekler arasından bir tane seçeyim ve en önemsediğim konuların başında gelen dış politika üzerinden gideyim:

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Doğu Akdeniz konusundaki yaklaşımını bilmeyen yok: “Yalnız kaldık.” DEVA Partisi’nin de bu konuda aynı tezi savunuyor. Aralık sonunda Fatih Altaylı’nın programına çıkan Ali Babacan da, “Doğu Akdeniz’de yalnız kaldığımızı,” ve “bunun nedeninin kimsenin Türkiye’nin iyi niyetinden emin olamaması” olduğunu söylemişti.

Kılıçdaroğlu’nun “Yalnız kaldık,” derken konuya hakim olmadığını, Doğu Akdeniz’deki meseleyi gerçekten bilse böyle söylemeyeceğini düşünmeye çalışmışımdır hep. Zira bu konu, diğer tüm konuların ötesinde fikir ayrılığına yer vermeyecek kadar mühim bir konu Türkiye’nin tamamı ve geleceği için. Acaba Ali Babacan da mı bilmiyor Doğu Akdeniz’deki çatışmaların içyüzünü, geçmişini, anlamını, önemini? Bir dönem Dışişleri Bakanlığı ve AB ile Müzakerelerde Başmüzakerecilik yapmış birinin bu konuyu ıskalayabileceğini düşünemiyorum açıkçası.

O zaman sormak zorundayım: Doğu Akdeniz’de, Ege’de, kıta sahanlığı meselesinden hava sahasına pek çok konuda Türkiye’ye yıllardır husumet besleyen Yunanistan mı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlarına nefes alacak alan bırakmayan Kıbrıs Rum Kesimi mi, Enosis hayalleriyle yanıp tutuşanlar mı iyi niyetimizden emin olamıyor?

Yoksa Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin yıllardır sürdürdüğü Doğu Akdeniz politikasına somut olarak 2003 yılından beri destek veren AB’ye mi anlatamadık kendimizi? AB Kıbrıs Rum Kesimi’ni 2004’te değil de bugün mü birliğe aldı, biz mi karıştırıyoruz?

Eline tüm yaşadıklarına rağmen hala ve asla silah almamış Müslüman Kardeşleri terörist ilan eden darbeci Sisi rejimi Mısır’da yaptıkları yetmiyormuş gibi bugün Türkiye’nin karşısına sırf demokrasiyi savunduğu, darbeye karşı durduğu için geçmedi mi? Daha ötesi, Mısır’ın ta Hüsnü Mübarek döneminde, İsrail’den bile yıllar öncesinde 2003’te Kıbrıs Rum Kesimi ile Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yaptığını bilmiyor musunuz?

Peki, Gazze’de yaptıklarını bildiğiniz, Golan tepelerini ilhak eden, kutsal kent Kudüs’ü başkent ilan eden, Batı Şeria’yı de ilhak etmeye hazırlanan, halihazırda işgal ettiği Filistin topraklarında kurduğu apartheid rejimini geçtiğimiz yıl Knesset’te çıkardığı yasayla, resmi olarak bir Yahudi şeriatı ülkesine döndüren İsrail mi iyi niyetimizden emin olamıyor? Ayrıca, İsrail Kıbrıs Rum Kesimi ile Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını 2010’da imzalamadı mı?

Batı’nın sıcak kolları arasında boğulan bir Türkiye ister miyiz?

Doğrusunu isterseniz, dış ve hatta iç politikayı on yıllarca güvenilir bir liman olarak görülen Batı’nın sıcak kollarında, onlar ne derse onu yaparak yürütme fikrine şaşırmıyorum. Yurt dışındaki popülaritenize bakıp “Biz iktidara geldiğimizde yabancı yatırımcı da gelecektir,” argümanıyla yürütülen ekonomi politikasını üstünde çalışılmamış, kibirli bir karizmaya yatırım yaklaşımı olarak görmeme rağmen bunu da normal buluyorum. Ancak son yıllarda yaşananların üstünü çizip bunlara hiçbir açıklama getirmeden salt “ABD’den uzaklaşıp Rusya’yla yakınlaşmayı temel tehdit” olarak gören dış politika yaklaşımını bir türlü anlayamıyorum.

Türkiye’ye karşı elinde bir çözüm süreci şansı varken onu bile baltalayan PKK’yı silahlandıran ABD ile nasıl tavizler vererek iyi ilişkilerimizi sürdürecektik? 15 Temmuz darbe kalkışmasının planlayıcı ve uygulayıcısı FETÖ’yü besleyen ABD’ye karşı nasıl boynumuzu eğecektik? Vallahi de billahi de anlamıyorum. Kamuoyu önüne çıkışından evvel birkaç kez Ali Babacan ve başka DEVA Partililerle görüşmek, bu ve benzeri sorularıma cevap almak istemiştim, olmamıştı. Artık cevabımı aldığımı görüyorum.

En başa yani Ayasofya’da Fetih Suresi okunmasına yönelik tepkiye dönersek, bunun sıkışınca başvurulan içeriye dönük popülist bir hareket olmadığını, zira Türkiye’de büyük bir kesim tarafından Ayasofya’nın ibadete açılmasının beklenmesine rağmen bugüne kadar bırakın bunu yapmayı buna yönelik bir vaat bile verilmediğini bilmiyor olamazlar. Ayasofya’da Kur’an okumanın, başkentinde cami olmayan tek Avrupa ülkesi olan, Türk ve Müslüman azınlıklara yaptığı zulümle bildiğimiz, dini özgürlüklere hiçbir şekilde tahammülü olmayan, askerine yaptırdığı talimlerde sabah akşam Türkiye’ye küfrettiren Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de kurmaya çalıştığı Türkiye’yi ve KKTC’yi yok sayan politikalarına, Ege Denizi’ndeki tacizlerine karşı verdiğimiz mücadeleye ek bir dış mesaj olduğunu, dış siyasete dair bir tarafı olduğunu anlamamaları mümkün değil. Eğer bunların farkında değilseler, Yunanistan’ın okunan Fetih Suresi üzerine nasıl çıldırdığına, FETÖ’nün Batılıları bu konu üzerinden nasıl kışkırtmaya çalıştığına bakabilirler.

Gerçekten üzüldüğümü söylemek zorundayım. Türkiye’nin yeni bir muhalefet diline gerçekten ihtiyacı var. Ama temel gayesi Avrupa’yı, ABD’yi kaybetmemek olan, bu uğurda haklarından ve çıkarlarından feragat etmeyi doğru bir siyaset olarak görecek, tüm yaşanan ve yaşatılanları es geçecek yeni bir siyasi hareketi nereye konumlandıracağımızı bilmiyorum.

Google+ WhatsApp