Avrupa’nın derin kökleri

Avrupa’nın derin kökleri


Modern Avrupa’nın nasıl oluştuğu târihçiler arasında hâlâ tartışılan bir muammadır. Ama Avrupalının kendi kendisini nasıl algıladığı; yâni yerleşik öz algısı çok daha mühimdir. Kendilerini Grekoromen bir temel üzerine binâ edilmiş bir kültür dünyâsı olarak değerlendirmeyi bir alışkanlık hâline getirmişlerdir. Aslında bu bir bileşim değildir. Grekler, Sistem Okulunun târifine göre “mini sistemlerdir”. Aralarında siyâsal bir birlik kurabilmiş değillerdir. Hâlbuki Roma bir “imperiumdur”. Grek dünyâsı ile Roma dünyâsı arasında, meselâ teolojik boyutta olduğu üzere bâzı kültürel süreklilikler veyâ geçişler olsa da, bir bağ kurmak pek de mümkün değildir. Diğer taraftan her ikisi de, ilki bir mini sistem; diğeri ise bir imperium olarak antik birer oluşumdur. Yâni modernlik öncesi karakterdedir.

Başta Annales Okulu olmak üzere eleştirel bakış ise, modern Avrupa’nwın feodal kökleri olduğunu ileri sürer. Yâni modern Avrupa târihi Roma sonrası bir oluşumdur. Târihi mâhut kavimler göçü ile başlatılması gerekir. Yâni barbarik bir geçmişi vardır. Franklar, Cermenler, Ostrogotlar, Vizigotlar benzeri barbarik - pagan toplulukların bugünkü modern Avrupa uluslarının köklerini oluşturduğunu biliyoruz. Tabiî ki diğer otokton Avrupa topluluklarıyla harmanlanmışlardır. Ama otokton Avrupa halklarının da barbarlık ve paganlık açısından sonradan gelenlerle fazlaca bir farkı yoktur. Burada diğer güçlü bir kültürel girdi de, en nesnel karşılığıyla kullanarak ifâde edecek olursak “medenîleştirici” tarafıyla Katolik kiliseden gelmiştir. Hâsılı, modern Avrupa, paganlık ve Katoliklik etkileşimi temelinde bir kültürel yapı olarak tezâhür etmiştir. Bu oluşumu çevreleyen üretim tarzı ise Avrupa’ya özgü bir tarz olan feodalitedir. Feodalite, parçalanmış yapılarıyla antik mini sistemlere görünüşte benzemektedir. Ama mâhiyeti çok farklıdır. İlki bir “polis” kültürü iken, diğeri “kırsal” mâhiyettedir.

Bin sene süren feodal târih, modern Avrupa’nın zihniyetinde dışlanır. Bin senelik bir karanlık geçmiş olarak târif edilir. Haçlı Savaşları sonrasında başlayan bir bolluk ve zenginleşme evresi; Hümanizma, Rönesans-Reform, Akıl ve Bilim Çağı, Aydınlanma vb kültürel süreçlere bel vermiştir. Modern Avrupa zihniyeti, bu evreleri derin kökleriyle, yâni ilhâmını o “Yitik Cennet” veyâ “Altın Çağlar” olarak gördüğü Grekoromen geçmişiyle buluşmak olarak kutlar. Hâlbuki bu muhayyel bir kurgudur. Kendisini esasta var eden feodal geçmişidir.

Modern devlet, ulus ve sermâye birikimi modern Avrupa’nın maddî medeniyetine işâret eder. Feodal geçmişi, Avrupa’nın “aştığı”, “tasfiye ettiği” değil, dönüştürdüğü bir süreçtir. Feodalite ile modernliğin çatışmasını bu şekilde değerlendirmek gerekir. Modern Avrupa ulus-devletler, modern feodal kolektif yapıların siyâsal yorumlarıdır aslında. Ulus bir formasyon olarak elbette etnik bağların üzerine çıkar. Ama nihâi tahlilde vurguladığı etnikliktir. Dinden gelen ve etnikliği aşan “evrensellik” vurgusu ulusal dinamiklerle çatışır çatışmasına; ama nihâî tahlilde uzlaşır. Modern Avrupa üst kimliğinin, Hristiyanlık temelinde muhayyel bir Avrupa ethnos’unu deyimler hâle gelmesi de bu şekilde anlaşılmalıdır.

Modern ulus devletler esasta feodal kültürel köklere bağlılığı zorlar. Aktüel etnik mensubiyetlerin üzerine çıkması hasebiyle modern ulus-devletlere âidiyetler ve onu da aşan Avrupa ulusunu inşâ etme gayretleri bin sene sürmüş bir feodal târihin zihniyet örüntüsüyle ve birikimleriyle bizâtihî sorunludur. Özellikle kapitalist krizlerin yoğunlaştığı evrelerde bu sorunlar su yüzüne çıkar. 2000’li senelerde yaşananlar bu sorunların keskinleştiğine işâret ediyor. AB’nin bugün iki başat meselesi var: İlki Avrupalılık kimliğini aşındıran süreçler; diğeri de mevcut ulus-devletleri içeride çözen, feodal bağlara dayanan ayrılıkçılık hareketlerinin güçlenmesi. Modern Avrupa değerleriyle, feodal kökler çatışıyor. İlki olsa olsa iki yüz; diğeri ise, yedeğine kapitalist egoizmi almış bin senelik bir birikim. Hangisi baskın olur dersiniz?

Küresel işbölümündeki eşitsizlikler üzerinden dünya yeni bir “Kavimler göçü”nü yaşıyor. Pandora’nın kutusu açıldı. AB’nin sınırlarının başladığı yerde Türkiye barajın kapağını kaldırdı. Sayıları yüzbinleri aşan göçmenleri, insanlığı utandıran usullerle durdurmaya çalışıyor. Silâh kullanmaktan sakınmıyor; kadın çocuk dinlemiyorlar. Ama geçmiş olsun. Bunu durdurmak imkânsızdır. Tabiî âfetler ile târihsel-beşerî âfetler arasında bir fark var. İlki gelir geçer. Diğeri ise geldi mi, geçmez. Bir zamanlar Almanların ataları olan Cermenler, Fransızların ataları olan Franklar Avrupa’nın kapılarına nasıl dayandılarsa; Afganlılar, Pakistanlılar, Iraklılar, Suriyeliler de öyle dayandılar. Gelenlerin kaybedecekleri hiçbir şey yok. Onları durdurmaya çalışanların ise kaybedecek çok şeyleri var. Kaybedecek bir şeyleri olmayanların karşısında hiçbir duvar, set ayakta kalamaz.

Google+ WhatsApp