Avrupa’da yıkanmamak dindarlığın göstergesiydi

Avrupa’da yıkanmamak dindarlığın göstergesiydi


Dedik ya: Her icat bir ihtiyaçtan doğar…

Vaktiyle yıkanmamayı dindarlığının ölçüsü sayan Avrupa, vücudundan yayılan kötü kokuları bastırmak için parfümü icat etti. Bizim böyle suni kokulara ihtiyacımız yoktu: Çünkü bir “temizlik” ve “tuvalet” kültürüne sahiptik. İnsanımız su ile barışık yaşıyor, sık yıkanıyor, ağız kokusunu gidermek için de her abdestte dişlerini “misvak”lıyordu. 

Yaşam alanları (camiler, saraylar, evler) zaman zaman gülsuyu ile yıkanıyor, özellikle camilerde her Cuma ve ramazan boyunca güzel koku veren buhurdanlar yakılıyordu (şimdilerde ter ve çorap kokması neden?)…

O kadar ki, zaman içinde, “güzel koku sanatı” diyebileceğimiz bir “sanat” ortaya çıktı. Banyodan sonra vücudu ovmak, saçlara sürmek, elbiseleri buharına tutmak, evlerde yakmak için güzel kokan nesneler imal edilip çarşı-pazarda satılmaya başlandı…

Her misafir, hatta yabancı elçiler, gülsuyu ve buhur ikramıyla karşılanırdı. Mevlid, mukabele, hac karşılaması ve her türlü toplantıda gül suyu ikram etmek âdetti (sonradan gülsuyunun yerini kolonya aldı)… 

Osmanlı hem güle çok değer verirdi, hem de gül suyuna…

Çünkü “her gül Muhammed kokar”dı ve her Muhammed’den Allah’a gidilirdi. Bu yüzden güle kudsiyet bile izafe edilir, bu çerçevede kitaplar lâle-gül motifleriyle süslenirdi. Hatta güle ilişkin çeşitli menkıbeler anlatılırdı. Bu yüzden yeme-içme ile tıpta bile gül ve gül suyu kullanılırdı.

Meselâ: Güllaç, su muhallebisi, güllabiye gibi tatlılarla bazı şerbet çeşitlerinin (ki çoğunu maalesef kaybederek yabanın “cola”sına kaldık) vazgeçilmeziydi gül suyu. 

Ayrıca bazı cilt ve göz hastalıklarına karşı gül yağının ilaç olarak kullanıldığını da eski kaynaklarımızda okuyoruz. 

Dahası da var: Kur’an-ı Kerim yazan hattatlarımız, kullandıkları mürekkebi misk ve amberle karıştırır, Kur’an-ı Kerim’in güzel kokmasını sağlarlardı. Eski el yazmalarında bu enfes koku hâlâ hissedilir.

Helâl kokunun mucidi biziz: 1851’de Londra’da düzenlenen “I. Uluslararası Fuar”Omanlı’nın gönderdiği ürünler arasında “koku koleksiyonu”nun olması ve bu koleksiyondan İngiliz basınının övgüyle söz etmesi, bu konuda bir fikir verebilir.

Edirne sabunu bu sergide “nefaset ödülü” almıştır. 

1862’de yine Londra’da düzenlenen  “II. Uluslararası Fuar”da ise Osmanlı ürünleri 83 madalya ile 44 mansiyon aldı. 

Anlayacağınız, hayatı imanla iç içe sokan anlayış, “güzel yaşama”yı da biliyordu. Batı’nın tüm icatları teknoloji alanındaki iken, bizimki genelde “hayata dair”di.

Onlar bize teknoloji sundu, biz “güzel yaşamanın sırları”nı öğrettik.

Bu anlamda pek çok güzelliğe imza attık. Pek çok konuyu da kültüre dönüştürdük: “Temizlik kültürü” bunlardan sadece biri…

Avrupa farkında olsa da olmasa da, bugün Avrupa’yı olumlayan güzelliklerin önemli kısmında izimiz var. Gerçi onlar inkâr ediyor, ama hakikat değişmez: Tuvalet ve banyo kültürünü bile bizden aldıklarını biliyoruz. 

Google+ WhatsApp