Avara kasnak

Avara kasnak


Avara kasnak

 

Yürüyen bir yolda seyreden karaltılar gibiyiz. Belli bir ritimle bir yerden başka bir yere doğru gidiyoruz ama bu sanki bizim irademizle olmuyor. Kendi adımlarımızı atıyor değiliz, kendimize ait bir yürüyüşümüz yok ve tabiatıyla varacağımız yeri de kestiremiyoruz. Bizi bir dört duvarın arasına değil de, ritmi ve yönü hiç değişmeyen bu hareketin içine hapsetmişler sanki. Sanki donup kalmış gibi, uyuşup şuursuzlaşmış gibi, öz ritminden tamamen mahrum kalmış gibi bir yerden bir yere doğru ağır ağır akıyoruz. Sırtımızdaki insanlık yükünü taşımaya hiç gayret etmeyelim, hayatın ağırlıklarından hiç yorulmayalım diye bırakmışız sanki elimizden her şeyi o yürüyen yola. Bir uçtan bir uca düz bir çizgide mi ilerliyoruz yoksa kocaman bir çemberin çeperinde dönüp duruyor muyuz, bir fikrimiz yok. Bir yere mi gidiyoruz, bir yerden geri mi dönüyoruz, o da belli değil. Bildiğimiz şu, zaman yürüyen yoldan daha hızlı ilerliyor, yanımızdan geçip gidiyor sürekli. Yürüyen bir yolda seyreden karaltılar gibiyiz. Birbirinin neredeyse aynı işleyen zihinlerle, nereden başladığını ve nerede duracağını bilemediğimiz şuursuzca bir akışta.

“Eğer insanda ebedî bir bilinç yoksa, eğer her şeyin dibinde yalnızca vahşi bir kargaşa, karanlık tutkularda şekil değiştirerek yüce ya da önemsiz her şeyi üreten bir güç varsa; eğer her şeyin altında akıl sır ermez, doymak bilmez gizli bir boşluk yatıyorsa, hayat umutsuzluktan başka ne olacaktır? Eğer böyleyse, eğer insanlığı birleştiren kutsal bir bağ yoksa, eğer ormanın yaprakları gibi bir nesil diğerinin ardından doğuyorsa, bir nesil ormandaki kuşların şarkıları gibi bir diğerinin yerine geçiyorsa; eğer insan soyu dünyadan, denizden geçen bir gemi ya da çöldeki bir rüzgar, düşüncesiz ve meyvesiz bir kapris olarak geçiyorsa; eğer ebedî bir unutkanlık, avı için aç bir şekilde pusuda bekliyorsa ve onun pençelerinden kendisini kurtaracak kadar güçlü hiçbir güç yoksa – o zaman hayat ne kadar boş ve huzurdan yoksun olacaktır” diyor ‘Korku ve Titreme’ isimli kitabında Soren Kierkegaard

Hızlı iletişim ağları kurduk, hızlı ulaşım araçları ürettik, hızlı düşündük hızlı unuttuk, hızlı okuma yöntemleri geliştirdik, hızlı yaşamanın ve hızlı ölmenin yollarını aradık, hızlı sevdik hızlı soğuduk birbirimizden, ‘Hızlı ve Öfkeli’ en sevdiği film oldu bir çoklarının, hızlı kopyaladık hızlı yapıştırdık, hızlı yükledik, hızlı indirdik, heyecanı hız limitlerinin üstünde aradık, aşırı hız sonu oldu kimimizin… Her şeyi hızlı yapmayı marifet belledik de ne işimize yaradı, şu yerinde sayma çağında!

“Çok hızlı konuşuyorsun, söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum” dedi bir kıyıda oturan. “Çok hızlı yaşıyorum ve ben de yaşadığımdan hiçbir şey anlamıyorum” dedi kendi çevresinde dönüp duran.

Bir de şunu düşünün; herkesin kendisine benzediği bir yerde avara kasnak ne hisseder?

“Şu boş olan kısımları dolduracaksınız beyefendi” dedi formu uzatan gözlüklü memur. “Neyle?” diye sordu küçük bir sessizliğin ardından gözlüksüz vatandaş.

Bulmacaların kara kareleri büyüyüp kara deliklere dönüşüyor ve soldan sağa, yukarıdan aşağıya bütün kelimeleri büyük bir hızla yutuyordu. Sıçrayarak uyandım ve sıçrayarak uyanamadığımız ne çok kâbusumuz olduğunu düşünmekten bir daha uyuyamadım.

“Aramaya çıkmak için çok heveslisin ama” dedi meczup, “neyi kaybettiğini biliyor musun?”

 

 

Gökhan Özcan/Yeni Şafak

Google+ WhatsApp