Asya açılımı ve eksen kayması

Asya açılımı ve eksen kayması


Asya açılımı ve eksen kayması

 

 

Türkiye Cumhûriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Mevlût Çavuşoğlu, Bakanlığın mensuplarının katıldığı toplantıda “Yeniden Asya” başlıklı çok ilginç bir konuşma yaptı. Bunun târihî bir ehemmiyeti hâiz olduğu çok âşikâr görünüyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Konuşma esas olarak, Türkiye’nin yeni istikâmetinin Asya olduğuna atıf yapıyor. “Yeniden” ifâdesi, aslında Türkiye’nin derin köklerinin Asyagil bir bağlama oturduğunu îmâ ediyor. Târihsel olarak, Türkiye’nin Asyagil kökleriyle temâsının zayıfladığına işâret edildikten sonra, yeni istikâmetin bu köklerle buluşmak olduğu dile getiriliyor. Diğer taraftan Sayın Bakan’ın yaptığı konuşma, Türkiye’nin “eksen değiştirmediğine”, Batı dünyâsına karşı taahhütlerinin bâki ve cârî olduğuna dâir kuvvetli vurgular taşıyor. Hâsılı bunun bir tercih değiştirmek manâsına gelmediği; Asya açılımının olsa olsa bir “tercih çeşitlenmesi” olduğu hatırlatılıyor.

Bakıldığında bu konuşma, “fiilî” bir durumun üst düzeyde ve yüksek perdeden tescil edilmesinden başka bir şey değil. Türkiye Körfez Savaşını tâkip eden senelerden başlayarak, gerek AB, gerek ABD ile çeşitli gerilimler yaşamaya başladı. Neticede Rusya’ya yakınlaştı; İran ile dostâne ilişkiler geliştirdi. S-400 alımı ise bu süreçlere zirve yaptırdı. Hiç kimse Türkiye’nin Batı’dan koptuğunu söyleyemez, ama Türkiye’nin Batı ile münasebetlerinin eskisi gibi olmadığı ve bundan sonra da olmayacağı artık çok âşikâr. Asya açılımı en başta bu boşluğu dolduruyor.

Yaşananların bir “eksen kayması” olup olmadığı ise tartışılıyor. Tartışmalar, Türkiye’nin Asya açılımının, Batı’nın “hukûkî” ve “siyâsal” değerlerinden kopuş manâsına gelip gelmediği noktasında yaşanan şüpheleri ve endişeleri ihtivâ ediyor.

Eksen kayması bana, esas olarak bir basitleme olarak görünüyor. Eğer eksen kaymasından bahsedeceksek, bu aslında dünyânın 1970’lerden başlayarak zâten fiilen yaşadığı bir olgudur. Bu târihlerden başlayarak, dünyâ üretiminin, Çin, Hindistan, Endonezya, Malezya, Güney Kore, Tayvan gibi Asya memleketlerine kaydığını biliyoruz. Bu, ABD ve Avrupa başta olmak üzere, Batı’nın ayağının altındaki halının kayması manâsına geliyor. Yâni, evet, bir eksen kayması var.

Batı’nın belini iki şey büktü. Bunlardan ilki, yeniden bölüşümlerin mâliyetlere yansıması, diğeri ise, 1950’lerden beri gelişen, başta mikrochip olmak üzere bir dizi teknolojik gelişmenin, modern ekonomi kavramını içeriden kemirmesi ve onu âdetâ bir kabuğa dönüştürmesi. Batı için, A.G.Frank’ın kavramlaştırmasıyla “lümpenleşen” bir kapitalizmden bahsediliyor artık. Batı’nın iftihâr vesilesi olan “refah toplumu” olmak, esâsen Batı’nın zaafını ifâde ediyor. Bu sûretle İbn-i Hâldun’un ümrân medeniyetine dâir, asırlar evvel söyledikleri bir kere daha doğrulanmış oluyor. Batı, on seneler içinde üretim gelen gücünü, verimliliğini kaybetti. Artan mâliyetlerini karşılamak, arz ve talep dengesizliğini palyatif düzlemde gidermek için kendisini mâli oligarşinin akıl dışı iş ve işlemlerine teslim etti. Batı’da para büyüdü, üretim düştü. Bu da çevrimi olmayan borçlar ve yüksek enflasyonlar olarak döndü. ABD hegemonyasının bir can derdine düştüğü çok âşikâr. Bunu da petrodoları vargücüyle ayakta tutarak sürdürmeye çalışıyor. 1970’lerde ABD Yüzyılının sonuna gelindiğini yazan I.Wallerstein’a garip garip bakanlar, bugün büyük finansal felâketin muhtemel târihini tartışıyorlar. Eksen kayması mı istiyorsunuz, buyurun…

Batı’nın değerleri, onun parayla köpürttüğü sun’i refah toplumunun kültürel köpükleri olduğu anlaşılıyor artık. Para çekildikçe, altından çölleşme çıkıyor. Bu değerlerin dayanıklılığı da artık tartışma konusu. Yükselen yabancı düşmanlığı, sağ popülizmler o değerleri buharlaştırıyor. Mesele o değerlerin değerinin kâğıt üzerinde tartışılması veyâ despotik geleneklere sâhip olduğu varsayılan Asya’nın değil, bizzât o değerleri üreten toplumların o değerleri yemeye başlaması.

Bir üretici güç olarak Asya’nın yükselişini, sicili bozuk Batı’dan kurtuluş gibi görenlerin ise daha dikkâtli olması gerektiğini düşünüyorum. Çin ve Hindistan gibi yeni üretici güçlerin üretimi üstlenmesi tek başına bir şey ifâde etmiyor. Çünkü bunun adı kapitalizmdir. Kapitalizm, târihin tanıklık ettiği fıtrata en aykırı üretim tarzıdır. Kendisini yüceltirken çürütür. Aynı sarmal Asya’yı da bekliyor. Artık anlaşılmalıdır ki, Batı’nın siyâsal ve hukûkî değerlerini var eden sistemin yeniden bölüşüme açılmasından başka bir şey değildi. Yeniden bölüşüm, evet kapitalist akla aykırıdır. Pekiyi, yeniden bölüşümsüz kapitalizm denenmedi mi? Denendi, hem de Sovyetler’de. Aradaki fark, yeniden bölüşümün fıtrata aykırı kapitalizmin çöküşünü geciktirmesi; yeniden bölüşümün olmaması ise aynı çöküşü hızlandırması. Hepsi bu. Bu aynı zamanda totaliterlik-otoriterlik ile demokratik olmak arasındaki sınırın, yâni Batı’nın mâhut ve mutandan değerlerinin yaşama ihtimâlinin ne kadar az olduğunu gösteriyor. Asya yüzyılı yükseliyor. Yeniden bölüşüm kapısı kapalı. Hızlı büyümenin formülü zâten bu. Çin ve Hindistan bu yolda giderse aynı sarmal, daha somut söyleyelim Sovyet âkıbeti onları da bekliyor. Asya yüzyılı, kapitalizmin küllerinden doğması ise neticeyi biliyoruz. Doların yerini Yuan alacaksa tablo tekerrür eder. Ama bir ihtimâl daha var. Artık ekonomiden ayrışmış teknoloji baskın gelir ve yeni bir ekonomiyi (X) oluşturursa ve bunun da merkezi Asya olursa, bu kapitalizmin gömülmesi mânâsına gelecektir. Gelen gideni aratır mı? Bu soruyu cevaplamak bizim ömrümüzü aşar. Hesâbını yeni nesiller yapacaktır… Z kuşağına kolay gelsin….

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp